Anadolu ve Kürdistan Meselesi

Milletimizin adı 1500 yıldan beri kesintisiz olarak Türk’tür. Moğolistan’ın ortalarında, Orhun ve Tola ırmakları kıyılarında dikilmiş bulunan Tunyukuk, Köl Tigin ve Bilge Kağan anıtlarında milletimizin adı tam 76 kez Türk olarak geçer. Göktürklerle ilgili Çin kaynaklarında da milletimizden bahseden bölümlerin adı “Türkler”dir.
Göktürkleri izleyen Uygur, Karahanlı, Selçuklu, Osmanlı dönemlerinde de milletimizin adı hep Türk, dilimizin adı hep Türkçe / Türk dilidir. Osmanlılar sanıldığı gibi dillerine Osmanlıca demiyorlardı, Türk dili diyorlardı. Osmanlı şairleri hakkında bilgi veren şuara tezkirelerinin hepsi Türk diliyle yazan şairleri eserlerinde bir araya getirdiklerini söylerler. Osmanlı lisanı tabiri ancak 1850’de ortaya çıkmış ve Türkçe terimiyle birlikte 60-70 yıl kadar kullanılmıştır. 2. Abdülhamid dönemindeki 1876 anayasasına göre de devletin resmî dili Türkçedir.
Ana yurt dışında kurulan Gazneliler, Delhi Türk Sultanlığı, Memlüklüler, Babürlüler gibi hanedanlar da hep Türk olarak anılmışlardır. Türkistan, İdil-Ural, Azerbaycan ve Anadolu’da kurulan hanlık ve beylikler de aynı şekilde Türk olarak tarihe geçmişlerdir.
11. ve 12. yüzyıllarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kurulan ilk Türk beyliklerinin adları dahi onların Türk kimliğini göstermeye yeter: Saltukoğulları, Mengüçekoğulları, Dilmaçoğulları, Yınaloğulları, Sökmenoğulları / Ahlatşahlar, Çubukoğulları, Artukoğulları.
Tarihin birçok döneminde Türkler dünyanın büyük güçleri arasında yer almışlardır. Meydana getirdikleri tarih doğrudan doğruya onların eseridir; hiçbir kavim veya etnik grupla ortak olarak meydana getirilmiş bir tarih değildir. Malazgirt’ten Varna ve Kosova savaşlarına, Miryakefalon’dan Mohaç ve Preveze’ye kadar bütün zaferler bizzat Türklerin eseridir. Tabii ki ordularında zaman zaman Türk olmayan unsurlar da bulunmuştur ancak bu unsurlar hâkimiyetleri altına aldıkları unsurlardır ve savaşları yönetenler Türk hakan ve komutanlarıdır. Ankara savaşında Yıldırım Beyazıt’ın ordusunda Sırplar da var diye bu savaşın Osmanlı tarafını Türk-Sırp ortaklığı olarak adlandırabilir miyiz?
Türk devletleri hâkim bulundukları coğrafyalardaki bütün halkları egemen güç olarak yönetmişlerdir. Osmanlı Türk devleti de Anadolu, Balkanlar ve hâkimiyet altına aldıkları bölgelerdeki bütün halkları yönetmiştir. Bu durum, Osmanlı Devleti’nin bütün o halkların ortak devleti olduğunu göstermez.
Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı’nın hâkim gücü olan Türk milleti üzerine kurulmuştur. Mustafa Kemal, İkinci Meşrutiyet döneminin Türkçü ortamı içinde yetişmiş büyük bir Türk milliyetçisidir. Onun ve arkadaşlarının Cumhuriyeti Türk’ten başka veya Türk’e ortak kimlikler üzerine kuracağı akla dahi gelmez. Göğsünü kabartarak “Ne mutlu Türküm diyene!” diyen Mustafa Kemal kendisine tevdi edilen “Atatürk” soyadını da büyük bir memnuniyetle kabul etmiştir.
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk kimliği ve tarihi üzerindeki yanlış ve yanıltıcı söylemlere karşı doğruları söylemeyi bir görev kabul ederek bu açıklamayı yapmıştır. Enstitümüz bundan 12 yıl kadar önce de bu ve benzer konuları ele almış ve ayrıntılı bir rapor hazırlamıştır. Açıklamamıza ek
olarak o raporu da kamuoyuna sunuyoruz.

1. Öncelikle milletimizin adı üzerinde durmak isteriz. Milletimizin adı en az 1500 yıldan beri TÜRK’tür. Altıncı asırdaki Çin kaynaklarından başlayarak temasta bulunduğumuz bütün milletler tarafından Türk olarak adlandırılmışızdır. Çin, Bizans, Fars, Arap, Ermeni, Süryani, Rus ve bütün Avrupa kaynaklarında milletimizin adı Türk’tür. Yüzlerce kaynakta on binlerce defa milletimizden Türk diye bahsedilir. Çin tarihlerinden 6. yüzyıla ait Cou tarihinin 50. bölümü, 7. yüzyıla ait Sui tarihinin 84. bölümü ve 8-10. yüzyıllara ait Tang tarihinin 194. bölümü “Türkler” adını taşır. Bu konuda Edouard Chavannes’ın “Çin Kaynaklarına Göre Batı Türkleri (Türkçesi: Selenge Yayınları)”, Liu Mau-Tsai’nin “Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri (Türkçesi: Selenge Yayınları)”, İsenbike Togan, Gülnar Kara, Cahide Baysal tarafından Çinceden çevrilmiş ve Türk Tarih Kurumu tarafından basılmış “Çin Kaynaklarında Türkler – Eski T’ang Tarihi” ve yine Türk Tarih Kurumu yayınları arasında çıkan Ahmet Taşağıl’ın “Gök-Türkler” kitabına bakılabilir.
Arap kaynaklarından 9. Yüzyıla ait İbn Hurdâdbih’in el-Mesâlik ve’l-Memâlik, Ya’kubî’nin Kitâbü’l-Büldân, 10. yüzyıla ait İbn Havkal’ın Sûretü’l-Arz, İstahrî’nin Memâlik el-Mesâlik, Mes’ûdî’nin Mürûcü’z-Zeheb, 11. yüzyıla ait Gerdizî’nin Zeynü’l-Ahbâr, 12. yüzyıla ait Mücmelü’t-Tevârîh, 13. yüzyıla ait Kazvînî’nin Âsârü’l-Bilâd vb eserlerinde milletimizin adı hep Türk olarak geçer. Prof. Dr. Ramazan Şeşen tarafından hazırlanan ve Enstitümüz yayınları arasında çıkan “İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri” adlı eserde bütün bu kayıtlar mevcuttur. Firdevsî’nin meşhur eseri Şehnâme’de de Türk adı yüzlerce defa kaydedilir. Osmanlılar hakkında Batılıların yazdığı yüzlerce araştırma ve seyahat eserinde de milletimizin adı hep Türk’tür. Bütün bu kayıtlardan sadece birkaç örnekle yetinelim. Mes’ûdî’nin Mürûcü’z-Zeheb’inden: “…Seyhun nehri kıyısında Türklerin Yeni-kent denen bir şehirleri vardır. Burada Müslümanlar oturur. Bu Müslümanların çoğu Türklerdendir. Bu yerde yerleşik ve göçebe Oğuzlar oturur. Oğuzlar üç sınıftır: Aşağılar, yukarılar, ortalar. Oğuzlar Türklerin en kahraman ve gözleri en küçük olanlarıdır.” (Şeşen 1998: 42-43). 17. yüzyılın ortalarında Türkiye’ye seyahat eden Jean Thévenot’nun “Voyages de M. De Thévenot en Europe, Asie et Afrique” (1665, Paris) adlı eserinden: “Sahilde (Gelibolu sahili) eski kadırga görülen bir tersane bulunuyordu. Türkler bunları Kıbrıs adasını fethettikleri zaman Venediklilerden aldıklarını söylüyorlar.” (Türkçe tercüme: Nuray Yıldız, İstanbul 1978, s. 51).
Baron de Tott’un 18. yüzyıldaki “Mémoires sur les Turcs et les Tartares” (Amsterdam, 1784) adlı eserinden: “Ben de onunla birlikte İstanbul’a gidecek, Türklerin geleneklerini, devlet şekillerini inceleyecek, dillerini öğrenecektim.” (Türkçesi: Mehmet R. Uzmen, Tercüman 1001 Temel Eser, s. 13).
8. yüzyıldaki Göktürk anıtlarından itibaren yerli kaynaklarda da genel adımız daima Türktür. Türklerin kendileri tarafından yazılmış bu eserlerden de sadece birkaç örnek verelim. Göktürk anıtlarından: “(Çinliler) Türk milletini öldüreyim, kökünü kurutayım der imiş. Yok olmaya gidiyormuş. Yukarıda Türk tanrısı, Türk mukaddes yeri suyu öyle tanzim etmiş. Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye babam İltiriş Kağanı, annem İlbilge Hatunu göğün tepesinde tutup
yukarı kaldırmış.” (Muharrem Ergin, 21. baskı, s. 13).
Dîvânü Lugâti’t-Türk’ten (11. yüzyıl): “Türkler aslında yirmi boydur. Bunların hepsi -Tanrı kutsal kılası- Yalavaç Nuh oğlu Yafes, Yafes oğlu Türk’e dek ulanır… Bizans -Rum- ülkesine en yakın olan boy Beçenek’tir; sonra Kıfçak, Oguz, Yemek, Başgırt…” (Besim Atalay neşri, Cilt I, s. 28).
Âşıkpaşaoğlu tarihinden (15. yüzyıl sonları): “Orhan Gazi bu hisarda ceng eder. Birkaç gün ceng etdiler. Hisara zebunluk gösterdiler. Ceng eder iken kaçdılar. Kâfirler dahı hisardan çıkdılar. Türk kaçdı dediler. Kâfirler dahı hisar önine çıkdı. Bir Türk buldılar. Dutdılar, tekvüre getürdiler. Sordı kim: “Dahı (daha) Türk var mıdur?” Türk eyidür (söyler): “Yokdur. Heman budur kim kaçdı” dedi.” (Osmanlı Tarihleri I -Düzenliyen: Çiftçioğlu N. Atsız-, İstanbul, 1949, s. 109)
Celâlzâde Salih Çelebi’nin Târih-i Mısr-ı Cedîd’inden (16. yüzyıl): “Burada Benî Eyyûb’un devletleri halel-pezîr olup (yıkılıp) Devlet-i Mülûk-i Etrâk (Türk meliklerinin devleti – Mısır’daki Memlük Devleti kast ediliyor) tulûa yüz tutdı (ortaya çıktı)” (Tuncay Bülbül, Ankara, 2011, s. 217). “Türkler dahı cem’ olup anlarun üzerine vardılar. Türklerün başlarına Nâsıruddevle Hüseyn bin Hamdân
dirler bir ulu beğ idi.” (aynı eser, s. 412).
Naîmâ Târihi’nden (18. yüzyıl): “Gece mektubu yol ortasında bırakıp Berzence’ye doğru gitti. Sabah bir atlı kâfir mektubu yolda bulup aldı. Gördü ki ehl-i İslâm mektubudur. Doğru krala götürüp bir Türk içeriden çıkar iken hücum edip , elim yakasında iken mektubu koynunda görüp çekip aldım… Kurtulan Türk elbette vezire varıp asker getürür…” (Büyük Türk Klâsikleri, Yedinci Cilt, İstanbul, 1988, s. 155).
Ahmed Vefik Paşa, Lehçe-i Osmânî’den (Dersaâdet, 1888), “Türk. Mazmûm (ötreli). Asl olan kadîm üç sülâlenin biri olup, şark Türkleri Uygur, Halıç, Karlıh gibi dört beş ulustan yani milletten ve garp Türkleri Oğuz, Kıpçak, Peçenek, Ağaçeri, Kuman, Kaysak, Kırgız, Kangulu gibi on kadar ulustan ibarettir.” (Büyük Türk Klâsikleri, Dokuzuncu Cilt, İstanbul, 1989, s. 21).
Görüldüğü üzere yerli ve yabancı bütün kaynaklarda Türk olarak geçen milletimizin adı nihayet Lozan Antlaşmasına da girmiştir. Antlaşmanın 115. maddesinde geçen “Türk bayrağı”, 126. maddesinde geçen “Türk kara ve deniz askerleri”, 129/6. maddesinde geçen “Türk hükümeti” tabirleri milletimizin adını Türk olarak tescil etmiştir. Bilindiği gibi bu antlaşma Britanya, Fransa, İtalya, Japonya gibi ülkelerin imzaladığı uluslar arası bir antlaşmadır ve Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslar arası kabulünün belgesidir. Ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün anayasalarında (1924, 88. madde; 1961, 54. madde; 1982, 66. madde) bütün vatandaşlarımızın Türk olarak adlandırıldığını biliyoruz.

2. Selçuklu Türkleri Anadolu’yu Bizans’tan alarak vatan toprakları hâline getirdiler. Bu vakıanın safhaları çok kısa olarak şöyle özetlenebilir.
Anadolu’daki ilk Selçuklu-Bizans savaşı 1048 yılında Hasankale önlerinde oldu. Savaşı kazanan Türkler Erzurum’u aldılar; Van’dan Trabzon’a kadar olan sahada yayıldılar (İA, Selçuklular maddesi,İstanbul, 1964, s. 365). 1060-1061 yıllarında Türkmenler Ahlat, Muş, Malatya üzerinden ilerleyerek Sivas’ı almışlar ve Bizans kuvvetlerini bozguna uğratmışlardır (aynı madde, s. 368).
1064’te Alparslan, Bizans’a bağlı bulunan Ani’yi fethetti ve Kars’a girdi (a.y.). Selçuklu kumandanlarından Afşın Beğ, 1067 yılında Malatya civarında bir Bizans ordusunu bozguna uğratmış ve Kayseri’ye kadar uzanmıştır (a.y.). Romanos Diyogenes’in Türkleri Anadolu’dan çıkarmak için harekete geçmesi üzerine 1071’de meşhur Malazgirt Savaşı olmuş ve bu savaştan sonra Selçuklu Türk kumandanları önlerine çıkan Bizans kuvvetlerini yene yene birkaç yıl içinde Üsküdar’a kadar gelmişlerdir (a.y.).
Selçukluların fetihleri sırasında Anadolu topraklarında sadece bir Kürt emirliği vardır: Mervânîler. 990’da kurulan ve genellikle Diyarbakır’ı, bazen de Silvan’ı merkez edinen Mervânî Emirliği bu merkezler dışında Mardin, Hısnkeyfâ, Cizre ve civarına hükmediyordu. Ancak bağımsız değildiler; Büveyhîler yoluyla Abbasîlere bağlı idiler. Selçuklular 1050’lerde Büveyhîleri ortadan kaldırınca otomatik olarak Selçuklulara bağlandılar. Ayrıca Mervânîler Kürt asıllı olmakla beraber Arapça konuşuyorlardı (Yılmaz Öztuna, Devletler ve Hânedanlar 2, s. 23-24); idare ettikleri bölge halkı da çoğunlukla Arap idi. Dikkat çekilmesi gereken diğer bir nokta da Mervânîlerin bu bölgeye, 10. yüzyılın sonlarında Anadolu dışından gelmiş olmalarıdır.
Selçuklu Türklerinin fetihleriyle birlikte Doğu ve Güney-Doğu Anadolu’da birçok Türk Beğliği kuruldu. Bunlarla ilgili olarak Osman Turan’ın eserlerinde ayrıntılı bilgi bulmak mümkündür. Enstitümüz yayınlarından olan “Türk Millî Bütünlüğü İçerisinde Doğu Anadolu” adlı eserde de özet bilgiler bulunabilir. Bu beğlikler, hâkim oldukları yerler ve tarihler aşağıda gösterilmiştir:
Saltukoğulları (1072-1202): Erzurum, Bayburt, Tercan, Kemah ve çevresi.
Mengüçekoğulları (1080-1228): Erzincan, Kemah, Divriği, Şebinkarahisar ve çevresi.
Dilmaçoğulları (1084-1393): Bitlis ve Erzen.
Yınaloğulları (1098-1183): Diyarbakır ve çevresi.
Sökmenoğulları / Ahlatşahlar (1110-1207): Malazgirt, Ahlat, Erciş, Adilcevaz, Eleşkirt, Van, Tatvan,
Silvan, Muş ve çevre ilçeleri.
Çubukoğulları (1085-1113): Harput, Palu, Arapgir, Çemişkezek ve çevresi.
Artukoğulları (12-15. yüzyıllar): Diyarbakır, Mardin, Hasankeyf, Silvan, Harput ve çevresi.
Danişmentoğulları (1071-1178): Sivas, Tokat, Niksar, Çorum, Amasya, Kastamonu, Malatya,
Elbistan, Kayseri ve çevresi.
Doğu ve Güney-Doğu Anadolu’nun, yukarıda sayılan ilk Türk devletlerinden sonraki tarihi ve hangi Türk devletlerinin hâkimiyetinde bulunduğu konusu da özet olarak şöyledir. Bilindiği üzere 1077’de İznik’te kurulup daha sonra Konya’yı merkez edinen Anadolu Selçukluları bir yandan Bizans ve Haçlı ordularıyla savaşırken bir yandan da Anadolu’nun diğer yerlerini idare etmişler ve 12. yüzyılın sonlarından itibaren yukarıda sayılan beğlikleri idareleri altına alarak Anadolu’da Türk birliğini sağlamışlardır. Ancak 1243 Kösedağ savaşından sonra bütün Anadolu’nun hâkimiyeti İlhanlılara geçer ve bu durum İlhanlıların yıkıldığı 1336 tarihine kadar devam eder. İlhanlılardan sonra Doğu ve Güney-Doğu Anadolu Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türk devletlerinin topraklarıdır. 1365-1469 yılları arasında hüküm sürmüş olan Karakoyunlular önce Musul, Van Gölü çevresi ve Erzurum’a hâkim olmuşlar; daha sonra bütün Doğu ve Güney-Doğu Anadolu ile birlikte Irak, İran ve Kafkasya’ya da hâkim olarak büyük bir Türk devleti hâline gelmişlerdir. 14. Yüzyılın ortalarında Diyarbakır ve çevresine hâkim olan Akkoyunlular ise 1469’da Karakoyunluları yıkmışlar ve onların sahip oldukları bütün topraklara sahip olmuşlardır. Akkoyunlu hâkimiyetine 1508’de Safeviler son verir. Akkoyunluların resmî tarihi, Kitâb-ı Diyarbekriyye adını taşımaktadır. Kısa süre Safevi Türk devletinin elinde kalan Doğu ve Güney-Doğu Anadolu 1514 Çaldıran ve 1516-17 Mercidâbık ve Ridâniye zaferlerinden sonra Osmanlı Türklerinin eline geçer.

3. Doğu ve Güney-Doğu Anadolu 19. yüzyıldaki kısa bir dönem (1848-1867) hariç hiçbir zaman Kürdistan adını almamıştır. Yukarıda kısaca özetlediğimiz tarihî olgunun sonucu olarak Doğu Anadolu Avrupalılarca uzun yıllar Turcomanie (Türkmen ülkesi) olarak anılmıştır. İlk olarak İç ve Doğu Anadolu için 12. yüzyılda Marco Polo bu tabiri kullanmıştır. Daha sonra 15. yüzyıldan 19.
yüzyıl başlarına kadar bütün Avrupa coğrafya literatüründe Doğu Anadolu Turcomanie olarak zikredilir. Batılılar Güney-Doğu Anadolu için Kürdistan tabirini ancak 19. yüzyılda kullanmaya başlarlar. Enstitümüz üyelerinden tarihçi Tuncer Baykara’nın enstitümüz yayınları arasında çıkan “Anadolu’nun Tarihî Coğrafyasına Giriş I – Anadolu’nun İdari Taksimatı” adlı eserinde bölgenin idari
taksimatı ve adları yerli ve yabancı kaynaklara dayandırılarak uzun uzun anlatılmıştır. Konuyu birkaç örnekle kısaca özetleyelim.
Bizans dönemindeki idari teşkilatlara thema adı verilir. Yüzyıllarca Anadolu’yu idare eden BİZANS DEVLETİNİN THEMALARI ARASINDA KÜRDİSTAN ANLAMINA GELEBİLECEK, KÜRT ADIYLA İLGİLİ HİÇBİR İSİM YOKTUR.AYNI ŞEKİLDE DOĞU ANADOLU İLE GÜNEY-DOĞU ANADOLU’DAKİ İLK TÜRK DEVLETLERİ, ANADOLU SELÇUKLULARI, KARAKOYUNLU VE AKKOYUNLU DÖNEMLERİNDE DE BÖLGE İÇİN KÜRDİSTAN ADI BULUNMAMAKTADIR. BU DÖNEMLERDE DİYARBAKIR VE ÇEVRESİ DİYARBEKR OLARAK GEÇER. OSMANLI DÖNEMİNE GELİNCE. ÇALDIRAN SAVAŞINDAN HEMEN SONRA 1515’TE DİYARBEKİR BEĞLERBEĞİLİĞİ KURULUR. BÜTÜN DOĞU VE GÜNEY-DOĞU’YU İÇİNE ALAN SANCAKLARI ARASINDA YİNE KÜRDİSTAN DİYE ADLANDIRILAN BİR YER YOKTUR. 16. asırda bölgedeki beğlerbeğilikler, kuruluş tarihleri ve merkezleri şöyledir: Diyarbekir (1515 – Âmid), Haleb (1516 – Haleb), Zülkadriye (1522 – Maraş), Erzurum (1533 – Erzurum), Van (1548 – Van), Çıldır (1578 – Çıldır), Kars (1580 – Kars). Bu beğlerbeğilikler daha sonra vilâyet adını alır. Vilâyet-i Diyarbekr, Vilâyet-i Erzurum gibi. Tuncer Baykara anılan kitabında 1520, 1568-74, 1609, 1653 tarihlerindeki kayıtlara dayanarak bu vilayetlerin sancaklarının (livâlarının) listesini verir; bunların da hiçbirinde Kürdistan yoktur (s. 91-97). 19. yüzyıl başlarında bölgede Maraş, Diyarbekir, Sivas, Erzurum, Çıldır, Kars ve Van eyaletleri vardır; yani KÜRDİSTAN DİYE BİR EYALET YİNE YOKTUR VE BU EYALETLERİN SANCAKLARI ARASINDA DA KÜRDİSTAN YOKTUR (a.e. s. 104-106). OSMANLI DÖNEMİNDE KÜRDİSTAN ADIYLA BİR EYALET İLK DEFA 13 ARALIK 1847’DE KURULUR; O DA 20 YIL SÜRER VE 1867’DE KALDIRILIR. Bu eyalet, Muş, Van, Hakkâri, Cizre ve Diyarbakır’dan oluşmaktadır (a.e., s. 111, 118). 1867’ den itibaren bölge yine Van Valiliği, Diyarbekir Vilâyeti adlarını alır. Bu durum, 1876 ve 1908 yıllarına ait salnâmelerden açıkça görülebilir.

4. Doğu ve Güney-Doğu Anadolu, Kürtlerin ana yurdu değildir. Kürtlerin ilk dönemlerinde yaşadıkları yerler hakkında bilgi veren kaynaklar Müslüman Arap coğrafyacıları ve tarihçileri tarafından kaleme alınmıştır. Bu kaynaklarda 11. YÜZYILDAN ÖNCE KÜRTLERİN ANADOLU’DA YAŞADIKLARINA DAİR HİÇBİR KAYIT YOKTUR. Mesela İdrisi’ye göre Kürtler Fars eyaletinde dört sancak hâlinde yaşamaktadır. Makrizi ve İstahri’ye göre de Kürtler Fars eyaletinde oturmaktadır. Mes’ûdi ise Kürtlerin bir kolunun Kûfe ve Basra’da, diğer kollarının Musul, Şam gibi yerlerde bulunduğunu kaydeder. Bu konuda Ahsen
Batur’un Kürdoloji Yalanları adlı eserinin 344-356. sayfalarında kaynaklara dayanan ayrıntılı bilgiler vardır. İlk Kürt emirliği olan Mervâni’lerle birlikte 10. yüzyılın sonlarında bir kısım Kürt, Irak ve Fars bölgelerinden Diyarbakır ve civarına gelmiştir. Daha sonraki Türk idareleri dönemlerinde de Irak ve Fars coğrafyalarından Anadolu’ya Kürt göçleri olmuştur. En yoğun Kürt göçleri ise Çaldıran savaşından sonra gerçekleşmiştir. Görüldüğü gibi Mervâniler zamanındaki az sayıda Kürt göçünü hariç tutarsak Kürtlerin Anadolu’ya gelişi hep Türk idareleri dönemlerindedir. Nitekim Cumhuriyet döneminde, özellikle son 30-40 yılda Kürtlerin Diyarbakır, Urfa, Van, Bingöl şehir merkezlerine göçtüklerini de biliyoruz.

5. BİLİNDİĞİ ÜZERE 1965’E KADAR GENEL NÜFUS SAYIMLARINDA ANA DİL SORULMUŞTUR. 1965 SAYIMINA GÖRE TÜRKİYE NÜFUSUNUN % 90.11’İNİN ANA DİLİ TÜRKÇE, % 7.07’SİNİN ANA DİLİ KÜRTÇE, % 0.48’İNİN ANA DİLİ ZAZACA OLARAK TESPİT EDİLMİŞTİR. Daha sonra muhtelif araştırma şirketlerinin yaptıkları anketlerden başka elimizde herhangi bir veri bulunmamaktadır. Bu araştırmalarda da çelişkili sonuçlar görülmektedir. Çelişkilerin, yöntem hataları veya eksikliklerinden kaynaklanması mümkün olduğu gibi, taraflı yaklaşımlardan da kaynaklanması mümkündür. Bu sebeple devletin nüfus sayımıyla veya başka bir yöntemle gerçek sayıyı tespit etmesinde fayda vardır.

6. Avrupa ülkelerinin birçoğunun anayasalarında millet adı belirtilmiştir. Söz gelişi Alman anayasasının başlangıç kısmında ve ikinci maddesinde “Alman milleti (Das Deutsche Volk)”, sekizinci, dokuzuncu, on birinci ve on ikinci maddelerinde “bütün Almanlar (Alle Deutschen)” ifadeleri geçer. Yani “Almanya” değil, “Alman”. Bilindiği gibi Almancada “Almanya” anlamında “Deutschland” kullanılır. Aynı şekilde Fransa anayasasında da “Fransız milleti / halkı (le peuple Français)” ifadesi geçer. “Fransa” değil, “Fransız”. Bilindiği gibi Fransızcada “Fransa” anlamında “France” kullanılır. Bu ve benzer ülkelerin hâkim unsuru, içlerinde ne kadar farklı etnik grup bulunsa da tarihî olarak kendilerini ülkenin sahibi kabul ederler.

7. Türkiye Cumhuriyeti bugüne kadarki bütün anayasalarında vatandaşlık kavramını “Türk” kelimesiyle ifade etmiştir. 1924 anayasasının 88. maddesinde “Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denir.” ifadesi yer almıştır. 1961 anayasasının 54. maddesinde ve 1982 anayasasının 66. maddesinde “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” ifadesi yazılıdır. Demek ki Cumhuriyetin başından beri Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlarına “Türk” denilmiştir ve bu Anadolu’ya girdiğimizden itibaren başlayan Türkiye tarihinin tabii bir sonucudur. Ayrıca Lozan Antlaşmasının birçok maddesinde antlaşmaya taraf olan milletin adının “Türk” olduğu açıkça bellidir. 115. maddede “Türk bayrağı”, 126. Maddede “Türk kara ve deniz askerleri”, 129/6. maddede “Türk hükümeti” terimleri geçer. Bu ifadeler, antlaşmanın karşı tarafındaki Britanya, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Sırbistan, Karadağ devletlerinin bizi “Türk” olarak adlandırdıklarının ve kabul ettiklerinin uluslar arası bir belgede tescili anlamına gelir. Türkiye Cumhuriyetinin uluslar arası kabulünün belgesi, yani bir bakıma Türk’ün uluslar arası camia tarafından imza altına alınmış bulunan tapusuna rağmen kendi
kendimize Türkiye Cumhuriyeti Devletinin anayasasından Türk’ü çıkarmak ancak “safdillik” veya “âcizlik” kelimeleriyle anlatılabilecek bir husustur. Bu, nüfus cüzdanımızdan adımızı silmeye benzer.

8. Bazı ülkelerin, üstelik bazı Batı ülkelerinin federatif yapıda olması Türkiye’ye örnek gösterilemez. Çünkü bu ülkelerdeki federatif yapı, tarihî süreç içinde parçadan bütüne doğru giden bir gelişmeyi gösterir. Mesela Amerika Birleşik Devletleri, birbirinden bağımsız 13 devletin 1777’de kendi kararlarıyla birleşerek bir federal yapı oluşturmalarıyla ortaya çıkmıştır. Bu sebeple ABD’nin eyaletleri “state” yani “devlet” adını taşır. Aynı şekilde Prusya, Bavyera, Saksonya, Baden gibi 25 bağımsız devletin 1871’de birleşmesi sonucu Almanya federatif yapıda kurulmuştur. Yani burada da parçadan bütüne gidiş vardır. Rusya Federasyonunda ise bilindiği gibi Ruslar tarafından işgal edilmiş ülkelerin bir araya getirilmesi söz konusudur. Türkiye ise daha Fatih devrinde merkezî bir yapıya kavuşturulmuştur. Yani bazen savaş, bazen evlilik vb yollarla devlete katılan Anadolu beylikleri doğrudan merkeze bağlanmış, federal bölgeler olarak yapılandırılmamıştır. Ancak, Eflak, Boğdan, Macaristan gibi uzak ülkeler gevşek bir yapıyla devlete bağlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti de aynı şekilde daha baştan üniter bir yapıda kurulmuştur. Türkiye federal bir yapıya yöneldiği takdirde, Amerika Birleşik Devletleri’nin, Almanya’nın ayrı devletlerden, yani parçadan bütüne doğru giden federatif yapılarına karşılık, bütünden parçalanmaya doğru gitmiş olacaktır. Özellikle etnik gruplara dayanan federatif devletlerin parçalandığına da dünya, çok yakın tarihlerde şahitlik
etmiştir.

9. Yöneticilerin ifadesiyle, insan hakları ve demokrasi bakımından zaten yapılması gerektiği için bugüne kadar yapılan ve hemen hemen hepsi PKK terörünün talepleriyle örtüşen hiçbir düzenlemenin, teröristleri tatmin ettiği ve terörü durdurduğu görülmemiştir. Resmî dil Türkçe olmasına rağmen resmî bir kanalı Kürtçeye hasretmek, üniversitelerde Kürtçe programları açmak vb düzenlemelerin hiçbirinin sonunda terör durmamıştır. Esasen teröristlerin yönetici kadrosu, onların uzantıları olan BDP’nin temsilcileri ve bir nevi Kürt Parlamentosu olarak kabul ettikleri Demokratik Toplum Kongresi yöneticileri, defalarca hedeflerini açıklamışlardır. Bu hedefler demokratik özerklik ve federasyondan başlayıp bağımsızlığa ve Büyük Kürdistan’a kadar uzanmaktadır. Son on yıla ait ciddi bir basın taraması, ayrılıkçıların bu hedeflerine dair yüzlerce örneği gözler önüne serecektir. O hâlde Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin, daha fazla hak vererek ve hele anayasada buna göre değişiklikler yaparak terörü durdurabileceği düşüncesinden behemehal vazgeçmeleri gerekir.
Sonuç olarak Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türkiye Cumhuriyeti’nin aslî unsurunun, tarihî olay ve gelişmelerin bir sonucu olarak Türkler olduğunu ve anayasada, vatandaşlarımıza Türk denmesinin sadece bu tarihin bir neticesi gereği ortaya çıktığını vurgular. Herhangi bir terör örgütünün baskı ve yıldırmasıyla millî adımızdan vazgeçmenin mümkün olmaması gerektiğini ve güçlü bir devletin tarih boyunca olduğu gibi, hatta 12 yıl önce olduğu gibi eşkıyanın hakkından gelebileceğini beyan eder.
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü

www.tarihtendersler.com