İzmir’in İşgali ve ”Karagün”

Tarih, 15 Mayıs 1919; günlerden Perşembe günüydü.

İzmir’de günlerdir süren heyecanlı bir bekleyiş vardı. İzmirli Türkler 14 Mayıs’ı 15 Mayıs’a bağlayan gece hemen hiç uyumamışlardı. İzmir’in işgal edileceği ve sabahın erken saatlerinde körfez açıklarında bekleyen İtilaf Donanması’nın rıhtıma asker çıkaracağı duyumları alınmıştı. Kentin bilindik tanıdık yüzleri Vali İzzet Paşa’nın yanına koşuyor ve duyulan haberlerin doğru olup olmadığını soruyorlardı. Halk kamburundan dolayı Valil’ye “Kambur İzzet” lakabını vermişti. İstanbul Hükümeti’nin her dediğini gözleri kapalı yerine getirmekle ün kazanmış olan Vali duyulmasını istemiyor; yurtseverleri avutucu sözlerle onların heyecanını yatıştırmaya çalışıyordu.

Ancak ortada dolaşan söylentiler hiç de yabana atılacak türden değildi. Kulaktan kulağa yayılan fısıltılar, duyarlı çevrelerde olağanüstü etkiler yapıyordu. Haber hızla kente yayılmıştı. Kent heyecan içindeydi. Çokça zamandır yurtsever aydınların toplanma yeri haline gelmiş olan İzmir Türk Ocağı’nda birkaç gündür ardı ardına toplantılar yapılıyordu. Konuşma yapanların kimisi itidalli olmaktan, kimisi bir süre beklenmesi gerektiğinden söz ediyorlardı. Ancak başta kentin genç hukukçularından Mustafa Necati olmak üzere kimi yurtseverler bu sözlere artık kulak vermiyorlardı. Onlar bu sözlerin ve önerilerin artık anlamı kalmadığını silahlı direnişten başka çare kalmadığını söylüyorlardı. Bir toplantıda bunu büyük bir heyecanla dile getirmiş olan Mustafa Necati, artık böyle toplantılara katılmayacağını haykırarak toplantıyı terk etmişti. Onun gibi başka düşünenler de vardı: Örneğin “Hukuk-u Beşer” gazetesi sahibi ve başyazarı Hasan Tahsin takma adlı Osman Nevres 14 Mayıs 1919 günü yazdığı “Namus Uğruna” adlı yazısında şunları söylüyordu:

– “Korkmuyoruz gelsinler. Hatta Masum Türk’e kastı olan bütün dünya gelsin. Süngüleriyle zaten kanayan yaramızı deşsinler. Toplarıyla evlerimizi, kuvvetlerimizi yıksınlar, alt üst etsinler, parçalasınlar! Ama asla unutmasınlar ki Türk ölmedi, yaşıyor. Ve burayı Yunan’a vermeyecektir. Hatta silahlarımız olmasa bile, direnen ruhumuzla, coşkun kanlarımızla, sökülmeyen dişlerimizle bile bu ülkeyi savunacağız!”

Ve o gece…

Yani 14 Mayıs’ı 15 Mayıs’a bağlayan zaman aralığı…

İzmir’in işgali

İtalyan Ressam Vittorio Pisani’nin İzmir’in işgalini betimleyen tablosu

Uyku uyuyamayan Türkler, sokak aralarında bisikletli gençlerin haber vermesi üzerine eski bir Yahudi Mezarlığı olan Maşatlık’ ta yapılacak mitinge koşmuşlardı. Gecenin o saatlerinde kulaklara hükümetin elindeki kimi silahlara yurtseverlerin baskını sonucu el konulduğu ve halka dağıtıldığı, hatta hapishanede yatan kimi yurtseverlerin dışarı çıkartıldığı haberleri çalınıyordu. Heyecan içinde kalan mahşeri bir kalabalık Maşatlıkta kaynaşıp duruyordu. Körfez dışında, Sancak Kale’nin ötelerinde toplanmış olan İngiliz, Fransız ve Yunan gemilerinin ışıkları görünüyor; bu gemilerden ertesi gün İzmir’e asker çıkarılacağı düşünülüyordu. Kalabalık bir yandan bu gemilerdeki İtilaf güçlerine İzmir’in gerekirse direniş için kararlı olduğu mesajı verilmeye çalışılıyordu.

İtalyan Ressam Vittorio Pisani’nin İzmir’in işgalini betimleyen tablosu

Ve Karagün doğmaya başladı. Sabahın ilk ışıkları körfezin serin sularında göz kırpmaya başladığında İtilaf gemileri bacalarından dumanlar savrularak harekete geçtiler. Gemiler körfeze girerlerken, sabahın ilk saatlerinden beri Halil Rıfat Paşa sırtlarında saklandıkları bir evde gemilerin hareketlerini gözleyen Mustafa Necati ve Haydar Rüştü Bey her şeyin bittiğini düşünerek hıçkırarak ağlamaya başlamışlardı.
O saatlerde Gümrük ve Konak yönlerinden başlayarak Rıhtım’a açılan sokaklar ve köşeler hınca hınç İzmirlilerce doldurulmuştu. Türkler korku ve telaşlı, Rumlar coşkulu ve sevinçliydiler. İzmir Metropoliti Hrisostomos Rum kalabalığın başında dualar okuyordu. Rum kızları günlerce önce İzmir’e Yunan askerlerinin çıkarılacağını haber almışlardı. Bu nedenle süslenmişler, en güzel elbiselerini giymişlerdi. Coşkulu bir karşılama için kıyıya koşmuşlardı.

İtalyan Ressam Vittorio Pisani’nin İzmir’in işgalini betimleyen tablosu

Ve sabah saat 8’den sonra; Pasaport’a yanaşan Yunan gemileri asker çıkarmaya başladılar. Rum kalabalık gözyaşları içinde “İsa dirildi” diyerek istavroz çıkarıyor, dualar ediyordu. Derken saat 10 sıralarında gelen bir emirle Hükümet Konağına düzenli biçimde yürümeye başladılar.
Yürüyüşle birlikte dehşetli bir alkış tufanı koptu. Her taraf Yunan bayrakları ve Venizelos’un resimleriyle donatılmış, yol boyunca taklar yapılmıştı, her taraf çiçeklerle süslenmişti. Patrik Hrisostomos Yunan askerlerini vaftiz ediyor; şarap, ekmek ve tuz ikram ediyordu. Bu sırada Yunan askerlerini kışkırtarak, Türk kanı içmenin bir dinsel görev olduğunu haykırıyordu. Yer demire, gör bakıra dönüşmüş gibiydi. Bir yandan korku ve telaş, öteki yanda sevinç ve çığlıklar uğultu halinde İzmir’in semalarına yükseliyordu. Karagün doğmuş, sanki hükmünü yerine getireceği anı bekliyordu.

İtalyan Ressam Vittorio Pisani’nin İzmir’in işgalini betimleyen tablosu

Verilen emirle harekete geçen Efzon Alay rıhtımın sonunda sola kıvrılarak Konak Meydanı’na yöneldi. En başta elinde bayrak bir Yunan askeri bulunuyordu. Artık Hükümet konağı karşılarındaydı. Sarıkışla’nın önünden geçerlerken bir anda bir revolver sesi duyuldu. Ardı ardına mermiler kulakları çınlatırcasına uğultuyu yardı. Ve bir anda alayın önünde yürüyen bayraktar asker, kanlar içinde yere yuvarlandı. Asker başından aldığı kurşunla yere yığılmış ve ölmüştü. Kalabalık korkudan sağa sola kaçışmaya başladı. İlk şoku atlatan Yunan askerleri, silahlarını sivil halka ve olayları Sarıkışla’dan izleyen ve adeta oraya hapsedilmiş olan Türk askerlerine çevirdiler. Bir anda namlular ateş kusmaya başladı. Kalabalığa, Sarıkışla’ya ve Valilik yönüne savrulan yağmur gibi mermilerle yüzlerce kişi Konak Meydanı’na kanlar içinde serildi. Yarım saat ateş altında kalan Sarıkışla sonunda teslim olmak zorunda kaldı. Teslim olan askerlerin önünde yürüyen Ali Nadir Paşa, bir yüzbaşı tarafından tokatlandı. Paşa’nın kalpağı yere atıldı ve çiğnendi. Kimi askerler süngüleniyor, kimileri her türlü sopa, demir ve zincirlerle dövülüyor; Yunan askerlerinin yanı sıra Konak’tan Gümrük’e kadar uzanan güzergâhta sivil halka da kesici aletlerle saldırılar yapılıyordu. “Zito Venizelos” diye bağırmayı reddeden Albay Süleyman Fethi Bey süngülendi. Kemaraltı sokaklarındaki dükkanlar baştan aşağı yağmalandı, karşılaşılan siviller acımasızca öldürüldü. Hisar Camisi’ne giren Yunan askerleri Kuran-ı Kerim’i parçaladılar ve cami imamını başındaki sarığın şeridiyle bağlayıp sokağa attılar. Sonradan görgü tanıklarınca ilk kurşunu attığı söylenen Hasan Tahsin’in cesedi parçalanmış bir halde Kordonboyu’nda görüldü ve iki gün cesede kimse dokunamadı. İşgal kıyıdan iç mahallelere yayıldı ve akşamüzeri başlayan yoğun yağmura kadar aralıksız sürdü. O gün öldürülen Türk sayısı 2000 idi. Bir hafta içinde bu sayı 5.000’i aştı.

İzmir o gün, tarihinin en kanlı Karagünü’nü yaşadı. O günün, Akgün’e dönüşmesi için ta 9 Eylül 1922 gününe kadar bekleyecekti.

Prof. Dr. Kemal Arı