Osmanlı Devleti’nde Eğitim (XII – XVIII. Yüzyıllar)

Osmanlı Devleti’nde Eğitim (XII – XVIII. Yüzyıllar)

Klasik Dönemde Osmanlı yönetimi, halkı bulunduğu mekânda yaşamaya yönlendirmişti. Kuruluş Döneminde okuma yazma halk için zorunlu bir ihtiyaç değildi. İnsanlar kendileri için gerekli bilgileri bulunduğu bölgede yaşayarak öğrenmek durumundaydılar. Bu anlayışla kişiler, kendine yetecek kadar bilgi ve beceri edinecek, okuma yazmayla temel dinî bilgileri öğrenecekti. Her insanı kendisine yetecek kadar bilgilendirmek Osmanlı eğitiminin ilk hedefiydi. Okuma yazmayı geliştirmek, düzenli bilgi edinmek ve bunu kullanma hakkı ulemaya verilmişti. Osmanlı eğitim anlayışının bir başka hedefi de topluma öncülük ve rehberlik yapacak, yöneticilik vasıfları bulunan insanlar yetiştirmekti. Bu yüzden devletin eğitim faaliyetleri XVIII. yüzyıla kadar genel olarak ilmiye, seyfiye ve kalemiye için yetişmiş eleman kazandırmaya yönelikti. Osmanlı Devleti’nin eğitim anlayışı ideal insan tipini yetiştirmek temeline dayanmaktadır. Hedeflenen insan itaatkâr, vatanını seven, dindar, sevecen ve vefakâr olmalıdır. Osmanlıda eğitim faaliyetleri, düzenli eğitim kurumları (örgün eğitim kurumları) ve sosyal kurumlarda (yaygın eğitim) yapılmaktadır.

ÖRGÜN EĞİTİM KURUMLARI
Sıbyan Mektepleri
Osmanlı Devleti’nde eğitim ve öğretimin yapıldığı ilk okul, sıbyan mektebi (mahalle mektebi) idi. Külliyelerin içerisinde, camilerin bitişiğinde veya müstakil bir yapı hâlinde kurulan sıbyan mektepleri her köy, mahalle ve semtte açılmıştır. Ayrıca bu mektepler kız, erkek veya karma olmak üzere farklı binalar şeklindedir. Okulları, devlet adamları ya da varlıklı kişiler vakıf yoluyla kurar ve giderleri vakıf gelirleriyle karşılanırdı. Köylerde, mahallelerde halk iş birliğiyle de mektep yapar, o zaman öğretmen ücretlerini veliler öderdi. Okula kayıt-kabul gibi herhangi bir işlem söz konusu değildi. Müslüman olan her ailenin çocuğu bu mekteplere gidebilirdi. Burada ders verenlerin özel eğitimleri yoktu. Okuma yazma bilen ve bu iş için uygun olduğu kabul edilen imam, müezzin, kayyum vb. kişiler bu mekteplerde ders verirlerdi. Kız çocukları da bilgili, tecrübeli ve hafız olan kadınlar tarafından eğitilirdi. Okulların genel amacı çocuğa okuma yazma ile İslam dininin kaidelerini ve Kur’an-ı Kerim okumayı öğretmekti. Bundan dolayı mekteplerde elifba, Kur’an talimi, bazı surelerin ezberletilmesi, temel ilmihâl bilgileri, tecvit, yazı yazma ve dört temel işlem öğrencilere öğretilmeye çalışılırdı. Mezuniyet yaşının belirtilmemiş olmasına rağmen mezun olabilmek için en az bir defa Kur’an’ı hatmetme mecburiyeti vardı.
Osmanlı Devleti’nde ilköğretim, II. Mahmut Döneminde İstanbul’da zorunlu hâle getirildi. Sıbyan mektepleri Tanzimat Dönemine kadar görevlerini devam ettirdi.
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesinden sonra burada yaşayan
Rum ve Galata Latinlerine kendi dinî inanış ve ibadetlerini sürdürmeleri için kolaylık sağlanmıştı. Daha sonra ülkenin değişik yerlerinde yaşayan Ermeni ve çoğu Avrupa’dan getirilen Yahudiler de bu imkândan faydalanarak İstanbul’da okullar açmışlardı. Bu okullar tamamen bağlı oldukları kiliseler, havralar tarafından denetlenirdi. Devletin herhangi bir denetimi yoktu. Öğreticileri büyük oranda papaz ve hahamlar idi. Ayrıca Ermeni, Rum ve Yahudi cemaatleri, kurdukları matbaalarda bastıkları kitaplardan da eğitimde faydalanmışlardır.

Medreseler
Osmanlı Devleti’nde orta ve yükseköğretim kurumlarının temeli medrese teşkilatına dayanmaktaydı. Osmanlı fetih politikasına göre fethedilen yerlerde ilk önce cami ve yanında medrese açılması bir gelenek hâlini almıştı. Medreseler ile topluma ve devlete gerekli din, ilim ve eğitim hizmetleri yanında devlet idaresinde ihtiyaç duyulan idari (ilmiye, kalemiye) ve adli personelin yetiştirilmesi de sağlanmıştı. Böylece Osmanlılar devlet işlerinde bilgili ve aynı zamanda yapılan işlerin kanunlara uygun olması hususlarına riayet eden yetişkin insan gücüne sahip olmuşlardır. Bu da merkezî idareyi sağlam ve güçlü kılmıştır. Osmanlılarda ilk medrese, 1330’da Orhan Bey tarafından İznik’te yaptırılmıştır. Devlet genişledikçe Bursa, Edirne gibi birçok şehirde medreseler yapılmıştır. İlk dönemlerde Mısır, Suriye, Iran, Türkistan ve Anadolu beyliklerinden gelen âlimler de Osmanlı medreselerinde ders vermişlerdir. Selçuklulardan Fatih Dönemine kadar Osmanlı medreselerinde eğitim, Nizamiye Medreselerinin geleneğini devam ettirmiştir. Dinî ilimlerin okutulması ve özellikle fıkıh tahsilinin yaygınlaştırılması eğitimin esas hedefini oluşturmuştur. Yıldırım Bayezid ve II. Murat Döneminde bazı medreselere hazırlık bölümlerinin eklenmesiyle gelişme kaydedilmiştir.
Fatih Döneminde okutulacak derslerden müderrislere ödenecek maaşlara kadar değişik düzenlemeleri içeren plan hazırlanmış ve medrese eğitimi bir sistem üzerine oturtulmuştur. 1463-1470 yılları arasında Fatih Külliyesi (Sahnı Seman) yaptırılmıştır. Ayrıca Fatih, camiye çevrilen Ayasofya’nın içinde ve bugünkü Eyüp Camii’nin yanında medreseler açtırmıştır. Sahnı Seman Medreseleri, Kanuni’ye kadar tefsir, hadis, kelam, fıkıh, Arap dili ve edebiyatını okutan birer ilahiyat fakültesi veya İslam akademisi seviyesindeydi. Kanuni Sultan Süleyman, Mimar Sinan’a İstanbul’da Süleymaniye Camii ve medresesini yaptırmıştır. Osmanlı eğitim ve öğretimini en yüksek noktaya ulaştıran Süleymaniye Medresesi, fen ve tıp ilimlerinin verildiği bir eğitim kurumu hâline getirilmiştir. Hariç ve dâhil medreselerini bitiren talebe, dilerse Sahnı Seman ve Süleymaniye medreselerine devam eder ve medrese öğrenimini tamamladıktan sonra icazet alırdı. Zamanla Fatih’in yaptırdığı medreselerden ilham alınarak yapılan klasik Osmanlı medrese düzeni her tarafa yayıldı. Kurulan medreseleri, orada öğretim yapan müderrisin ilmî değeri belirlediğinden zamanla farklı düzeylere ulaşmıştır. Orta düzeydeki medrese öğrencilerine “softa”, yükseköğretim düzeyindeki öğrencilere de “danişmend” denirdi. Sahn’ı bitirenlere “icazetname” denen diploma verilirdi. Her medresede esas olarak bir müderris bulunur, yardımcısına da “muid” denirdi. Müderrisler, Sahn düzeyindeki bir medreseyi bitirenlerden “mülazemet” denen ve esası sıra beklemeye dayanan bir sistemle atanırdı. Medreselerden mezun olanlar müderris, müftü, kadı, defterdar, hekim, imam, nişancı vb. olurlardı.
Türk-İslam devletlerinde olduğu gibi Osmanlılarda da eğitim öğretim hizmetleri vakıf yoluyla sağlanmıştır. Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk yıllarında Anadolu ve Rumeli’de vakıflarca yönetilen toplam 216 medrese bulunmaktaydı. Medreselerin her kademesinde eğitim, ücretsiz yapılmakta olup büyük medreselerde öğrencinin yeme, içme, yatma, giyim-kuşam, öğrenim ile ilgili masrafları medreselerin vakıfları tarafından karşılanır, ayrıca kendilerine medrese gelirlerinden karşılıksız burs verilirdi. Buradan da anlaşılacağı gibi medreselerin büyük çoğunluğunda yatılı öğretim yapılmaktaydı. Medreselerde önceleri matematik, felsefe (hikmet), astronomi gibi müspet bilimler de okutuluyordu. Zamanla medreselerden müspet bilimler çıkarıldı, yalnızca dinî ve hukuki bilimler kaldı.
XVII. yüzyıldan itibaren medreselerin bozulmasında; okutulmakta olan felsefe, mantık gibi akli bilimlerin boş ve gereksiz olduğunun düşünülmesi, müderris atama sisteminin bozularak kanunlara aykırı devlet adamlarının müdahalesiyle bazı ulema çocuklarına küçük yaşlarda müderrislik verilmesi (beşik uleması), öğrencilerin yeterli öğretim yapmadan müderris olmaları sayılabilir.
Cer yoluyla Anadolu köylerini dolaşıp vaaz veren medrese öğrencileri bunun karşılığında yiyecek ve para alarak ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Bunlar yeterli olmayınca öğrencilerden “Celali” denen isyancılara katılanlar olmuştur. Medrese öğrencilerinin işsiz kalma korkusu, öğrenci disiplinin bozulmasına da sebep olmuştur. Padişahlar zaman zaman kanunnameler çıkararak medreseleri ıslah etmeye çalışmışlardır. Bu kanunnamelerle müderrislerin öğrencileri ciddi çalıştırmaları, makamların ehline verilmesi, atama sistemine uyulması gerektiği üzerinde durulmuştur. Koçi Bey ve Kâtip Çelebi gibi düşünürler medrese ve ilmiye sınıfının ıslahına yönelik raporlar sunmuşlardır. Bulundukları çağın gerisinde kalıp kendilerini yenileyemeyen medreseler yapılmak istenen ıslahatlara da karşı çıktılar. Medreselerin ıslahının mümkün olmaması nedeniyle padişah II. Mahmut, Avrupa usulü eğitim sisteminin kurulmasına teşebbüs etti. Çıkardığı bir fermanla İstanbul’da ilköğretimin mecburi ve parasız olacağını ilan etti. II. Meşrutiyetle beklenen ıslahatlar yapılmış, Farsça, Osmanlıca, tarih, coğrafya, kimya vb. dersler okutulmaya başlanmıştır. Daha sonra 1914’te “medreseleri ıslah nizamnamesi” çıkarılarak öğrencilerin durumu düzeltilmeye çalışılmıştır.

Saray Eğitimi
Saray, Osmanlı Devleti’nde padişah ve ailesinin ikamet ettiği ve devlet işlerinin yürütüldüğü yerdi. Sarayda bulunan eğitim kurumları Enderun, Harem ve Şehzadegân’dan oluşmaktaydı.

Enderun , mülkî ve askerî alanda yüksek dereceli devlet memuru yetiştirilmesi amacıyla açılmış olan yüksek eğitim kurumuydu. İlk zamanlar bu okula devşirilen gayrimüslim çocuklar alınırken zamanla Türk çocukları da alınmaya başlamıştır. II. Murat Dönemi’nde kurulan ve Fatih Dönemi’nde teşkilatlandırılan bu okullarda eğitim öğretim XIX. yüzyıla kadar devam etmiştir.
Askerî ve sivil yöneticiler bu okullarda yetiştirilmiş, yetenekli olanlar iyi bir eğitimden geçirilerek devlete kazandırılmıştır. Bu okulların amacı nitelikli ve güvenilir devlet adamları yetiştirmekti. Enderun mektebinde medreselerden farklı olarak asker ve yöneticilerin bilmesi gereken dersler yer alırdı. Harita yapımı, muharebe sanatı ve siyaset, bu dersler arasında yer alırdı. Enderun öğrencileri bedensel gelişimlerini sağlamak amacıyla ata binme ve cirit atma gibi çeşitli spor dallarıyla da uğraşırlardı.
Eğitim süresi 5 ilâ 7 yıl arasında değişen Enderun’da sadrazam, vezir ve kumandan seviyesinde yöneticiler yetiştiği gibi hattat, musikişinas ve minyatür ustası gibi sanatkârlar da yetişmiştir. XIX. yüzyıldan itibaren ise Batı tarzında açılan okullarda yetişen öğrenciler devlet yönetiminde görev almaya başlamıştır.

Harem, Osmanlı Devleti’nde padişah ve ailesinin yaşadığı yere denilirdi. Burası aynı zamanda bir eğitim kurumuydu. Saraydaki kadınlar eğitimlerini burada alırdı. Padişah kızları evleninceye kadar haremde yaşadığı için onlara en tanınmış hocalar tarafından burada ders verilirdi. Haremde başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere dinî bilgiler, imlâ, hat, tezhip ve musiki dersleri verilirdi.
Osmanlı’da harem, bir kültür okulu ve nezaket yuvası olarak değerlendirilirdi. Eski saraylılar acemilere; “Sarayda terbiye öğrenemeyen hiçbir yerde öğrenemez. Harem terbiye mektebidir.” derdi. Haremdeki acemi, kalfa ve usta ilişkisi, bir meslek örgütünden daha katı ve disiplinliydi.

Şehzadegân Mektebi saray içerisindeki şehzadelerin okuduğu bir okuldu. Eğitim öğretim programı sıbyan mektepleri gibiydi. Şehzadeler beş veya altı yaşlarına geldikleri zaman şeyhülislam tarafından törenle derslere başlatılır ve muallim-i sultani denilen hocasına teslim edilirdi. Şehzadeler bu hocalarından Kur’an-ı Kerim okumayı öğrenir ve bu hocaları ile şehzadegân mektebine giderlerdi.
Şehzadeler on ilâ on beş yaşları arasında lalalarıyla birlikte sancağa çıkarılırdı. Sancakta da seçkin hocalarla öğrenimlerini sürdürür, burada bazı el sanatlarını da öğrenirlerdi. Şehzadeler XVI. yüzyıldan sonra sancağa çıkarılmamış, sarayda kafes denilen dairelerde yetiştirilmiştir.

Asker Eğitimi
Osmanlı Devleti’nde düzenli ordu ilk defa Orhan Bey zamanında oluşturulmuştur. Yaya ve müsellem adı verilen ve Türklerden oluşan bu ordu mensupları sadece savaş zamanı ücret alır, barış döneminde ise kendi işleri ile meşgul olurlardı. Devletin sınırları genişleyince bu ordu ye- tersiz kalmış ve yeni bir orduya ihtiyaç duyulmuştur.
Osmanlı kara ordusunun en önemli bölümünü kapı kulu ocakları ile tımarlı sipahiler oluşturmaktaydı. Kapı kulu ocaklarına devşirme usulü ile alınan genç erkekler acemi oğlanlar ocağı denilen kışlada askerî ve bedenî bakımdan eğitilirlerdi. Eğitim gören bu gençlerden yetenekli olanlar tespit edilip Enderun Mektebine alınır, geri kalanlar eğitim sonrası yeniçeri ocağına gönderilirlerdi. İlk kez I. Murat zamanında Gelibolu’da bir acemi oğlanlar ocağı açılmış, sayıları zamanla artırılmıştı. Acemi oğlanlar ocağı askerî ve bedenî birer eğitim ocağı olmakla beraber, kısmen birer sanat okulu niteliği de taşımaktaydı. Tımarlı sipahiler, gelirlerine göre belli sayıda “cebelü” denilen atlı askerleri toplar ve bunlara gerekli askerî eğitimi verirdi. Deniz kuvvetlerinin askerlerine “levent” denilirdi. Leventler Batı Anadolu’daki Türk gençlerinden seçilir, tersane ve gemilerde eğitilirlerdi.

YAYGIN EĞİTİM KURUMLARI
Esnaf Eğitimi
Osmanlılarda esnaf kuruluşları da birer eğitim kurumudur.Osmanlıda esnaf birlikleri ahiliğe (sonraları lonca) dayanıyordu. Ahi teşkilatı mensuplarına mesleki, dinî ve ahlaki eğitim vermekteydi. Esnaf olmak isteyenler küçük yaşta çırak (şakird) olarak işe başlardı. Gerekli eğitimi alan çıraklar sınavla kalfalığa, en az üç yıllık kalfalıktan sonra yine sınavla ustalığa hak kazanırdı. Usta unvanı alanlar yeni bir iş yeri açabilirlerdi. Loncalar mesleki eğitim görevlerini XIX. yüzyıla kadar devam ettirmişlerdir.

Halk Eğitimi
Ulaşım ve haberleşme imkânlarının sınırlı olması nedeniyle Osmanlı toplumu Tanzimat Dönemine kadar dışa kapalıydı. Toplumu oluşturan kişilerin çoğu doğdukları ve yaşadıkları bölgeden dışarı çıkmadığından bilgi ve becerilerini de çevrelerinden edinirlerdi. Halk; cami, mescit, tekke, kütüphane, cem evleri, yaren sohbetleri, sıra geceleri, sahaf, konaklarda çeşitli vesilelerle eğitilirlerdi.

XVIII VE XIX. YÜZYIL BAŞLARINDA EĞİTİMDE YENİLEŞME HAREKETLERİ
XVIII. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin Avrupalı devletlerle yaptığı savaşların büyük bir kısmını kaybetmesi, askerî alanda yenilikler yapma ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Daha sonra diğer alanlara da yayılan bu yenilik hareketlerinde Avrupa’dan getirilen uzmanlardan da yararlanılmıştır.
I. Mahmut Döneminde Humbaracı Ahmet Paşa (Kont de Bonneval)’nın çalışmalarıyla kara subayı yetiştirmek için “Hendesehane” (kara mühendishanesi) açılmıştı (1734). Bu okul III. Selim Döneminde Nizamı Cedid düzenlemeleri çerçevesinde daha da genişletilerek istihkâm ve topçu subayı yetiştiren bir okula dönüştürülürken adı da “Mühendishane-i Berri-i Hümayun”a çevrilmiştir (1795). III. Mustafa Döneminde deniz subayı yetiştirmek için “Deniz Mühendishanesi” (1773) adıyla açılan okul, III. Selim Döneminde daha genişletilerek adı “Mühendishane-i Bahri-i Hümayun” olmuştur (1793). Dönemin yenilik hareketlerinden birisi de Osmanlıların matbaayı kullanmasıdır.
XIX. yüzyıl başlarında Batı teknolojisini öğrenmek üzere Avrupa’ya öğrenciler gönderilmeye başlanmıştır. II. Mahmut Döneminde ordunun doktor ihtiyacını karşılamak üzere Tıphane- i Âmire ve Cerrahhane-i Mamure (1827) ve yeni kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusuna subay yetiştirmek amacıyla da Mekteb-i Fünûn-ı Harbiye (1834) açılmıştır.

OSMANLIDA BİLİM
Osmanlı Devleti’nde XVIII. yüzyıla kadar bilimsel çalışmalar, dinî ve pozitif bilimler olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Bunların her ikisi de medreselerde okutuluyordu. Dinî bilimler Kur’an, hadis, fıkıh, kelam ve Arapça; pozitif bilimler ise araştırmaya, deneye ve gözleme dayanan matematik, kimya, fizik, tıp, astronomi vb. dir. Osmanlı yöneticilerinden himaye gören bilginler, Fatih’ten önceki dönemde daha çok dinî bilimlerle ilgilenmişlerdir.
Fatih ile birlikte sosyal ve fen bilimleri ön plana çıkmıştır. İstanbul’u bir bilim merkezi hâline getiren Fatih, Batı dillerinden birçok eseri tercüme ettirerek bizzat incelemiştir. XV ve XVI. yüzyıllarda önemli bilim insanları yetişmiştir.

tarihtendersler.com