Türk-İslam Devletlerinde Hukuk

Türk-İslam Devletlerinde Hukuk

Türk-İslam devletlerinde de ilk Türk devletlerinde olduğu gibi adaleti devletin temeli sayan bir hukuk anlayışı hâkimdi. Bu anlayışta kanun gücü, her şeyin üzerinde tutulmaktaydı. Ayrıca doğru kanunlar yapmak ve onu adaletle uygulamak ve haksızlık yapan kim olursa olsun, eşit muameleyi terk etmeme anlayışı esastı.

TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE HUKUK SİSTEMİNİN GELİŞİMİ
Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleriyle hukuk sistemlerinde de değişiklikler olmuştur. Toplum ve devlet hayatında etkili olan törenin yanında şeri hukuk da uygulanmaya başlamıştır. Şeri hukuk, İslam hukuku kaynaklarına (Kur’an, sünnet, icma, kıyas) dayanan ortak görüşlerden oluşmuş olup devlet yönetiminde ve sosyal hayatta etkisini göstermiştir. Diğer taraftan Türk-İslam devletlerinde, fethedilen topraklardaki yerel halkın örf ve adetleri de dikkate alınarak şeri hükümlere aykırı olmamak üzere yeni kanunlar yapılması örfi hukukun gelişmesini sağlamıştır. Devlet başkanları kamu zarureti ve geleneklere uyma düşüncesi ile şeri hükümlerin karşı çıkmadığı konularda, kanun çıkarma yetkisini kazanmıştır. Örneğin Melikşah Döneminde büyük hukukçulardan oluşan bir heyet toplanarak medeni hukuka ait tartışmalı konular hakkında açık ve kesin hükümleri olan kanunlar yapmış, bu kanunlar ülke genelinde uygulanmıştır. Türk-İslam hukukunda Karahanlılarla başlayan bu geçiş dönemi Selçuklularla en gelişmiş hâline ulaşmıştır. Cengiz Han, Orta Asya Moğol ve Türk kavimlerini egemenliği altına alarak 1206’da cihan imparatorluğu kurmuştur. Onun zamanında, Moğolların hukuk ve askerlik işlerini düzenlemek amacıyla Uygurca yazılan ve kaynağını Türk töresinden alan Cengiz Yasası oluşturulmuştur. Bu yasalara “Yasaname-i Büzürg” adı verilmiştir. Daha sonra yasalar Cengiz’in Müslüman halefleri tarafından yazılan kanunlarla geliştirilmiştir. Hükümdarın sadece kendi iradesi ile koyduğu kanunlar, Ilhanlılardan sonra gerek Osmanlılar gerekse Doğu Anadolu ve İran’da kurulmuş olan Türkmen devletlerinde yasa veya yasakname adı altında toplanmıştır.

TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE HUKUKİ YAPI
Türk-İslam devletlerinde adli teşkilat, şeri ve örfi yargı olmak üzere ikiye ayrılıyordu.Şeri yargı; aile, miras, ölüm ve ticaret konularıyla ilgilenirdi.Şeri davalara kadılar bakardı.Hayır işleri ve vakıfların idaresi gibi görevleri de bulunan kadıların verdikleri kararlara itiraz edilirse dava ikinci kez Divan-ı Mezalim’de görüşülürdü.
Kadılar, aynı zamanda bulundukları yerlerde merkezî idarenin de temsilcisiydiler. Hükümdar tarafından ataması yapılan kadıların başı “kadi’lkudat”, kadıların tayin ve denetimini yapardı. Haklarında detaylı araştırma yapıldıktan sonra atanan kadılar, hukuk alanında uzman, kültürlü ve halk tarafından güvenilir kişiler olmalıydı. Kadılar, rütbelerine ve hayat standartlarına uygun maaş alırdı. Örfi hukuk genel olarak; yönetim, askerî ve mali hukuku ilgilendiren konuları kapsardı. Başında Emir-i Dad’ın bulunduğu örfi mahkemelerin ağır siyasi suçlar için verdiği kararlar, sultanın başkanlığındaki özel mahkemede hükme bağlanırdı. Türkiye Selçuklularında örfi yargıya “darü’l-adl” (adalet evi) adı verilirdi.
Ordu mensuplarının davalarına ise kadıasker bakmaktaydı. Türkiye Selçuklularında bu görevi “kadıleşker” yürütmüştür. Kadılara, görevlerinde ve aldıkları kararlarda herhangi bir baskı yapılmazdı. Bu durum yargı bağımsızlığına önem verildiğini göstermektedir. Anadolu’da kurulan beyliklerin adli teşkilatlanması daha dar kapsamlı olmasına rağmen, Selçuklu adalet sistemine göre işlerdi.
Divan-ı Mezalim, Türk-İslam devletlerinde adli teşkilatın temel organlarından biriydi. “Yasama, yürütme ve yargı” görevlerinin yanı sıra “idari, dinî ve mali” alandaki görevleri de yerine getirirdi. Divan-ı Mezalimde kadıların kararlarına yapılan itirazlar görüşülürdü. Siyasi suçlular ve devlet düzenini bozanlarla birlikte yüce divan sıfatıyla şikâyetçi olunan devlet memurları da burada yargılanırdı. Sultanın başkanlığında haftanın belirli günlerinde toplanır, sultan olmadığı zaman vezir başkanlık ederdi. Divan-ı Mezalim, Müslüman Türk devletlerinde değişik isimler almakla birlikte, işlevlerini birbirine yakın şekilde devam ettirmiştir. Yargılama idari ve adli yargı olmak üzere ikiye ayrılırdı. Mahkemede kararlar şeri ve örfi hukuka göre alınırdı. Türk-İslam devletlerinde sınırların genişlemesi taşrada haksızlığa uğrayanların merkeze gelerek şikâyetlerini bildirmelerini zorlaştırıyordu. Bu nedenle buralarda da merkezdekine uygun bir modelde Divan-ı Mezalim oluşturuldu. Divan-ı Mezalim, o dönemde hukuk devleti anlayışının yerleşmesini sağladı.

tarihtendersler.com