Türk – İslam Devletlerinde Toplum Yapısı

Türk – İslam Devletlerinde Toplum Yapısı

Talas Savaşı’ndan sonra Türkler arasında yayılmaya başlayan İslam dini Türk kültürünü etkilemeye başladı. Özünde kendini koruyan Türk bozkır kültürüyle İslam kültürünün kaynaşma süreci, Karahanlı Devleti Döneminde başladı. Karahanlılar Türk-İslam toplumunun oluşturulmasında köprü görevi gördü. Gazneliler ve Büyük Selçuklu Devleti farklı etnik toplulukların bulunduğu bölgede kurulup genişlediğinden bütün siyasi, iktisadi ve dinî faaliyetlerini bu toplumların özelliklerini dikkate alarak yerine getirmişti. Aynı zamanda Türk ve yerli Müslüman halkın istek ve ihtiyaçlarını göz önünde bulunduran Büyük Selçuklu Devleti toplumlar arası kaynaşmayı gerçekleştirerek Türk-İslam toplumunu meydana getirmeyi başarmıştı. X. yüzyılın ilk yarısında Oğuz Türkleri Hazar Denizi’nden başlayarak Maveraünnehir’i içine alan bölgede yaşıyorlardı. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren hızla İslamlaşmaya başlayan bölgede eski Türk toplum yaşantısının özellikleri hâlâ devam ediyordu. Büyük Selçuklu Devleti’nin merkezî ve güçlü bir devlet olarak kurulmasıyla toplum yapısı büyük ölçüde değişti. Selçuklular zamanında toplum, yönetenler (hanedan ve idareciler) ve yönetilenler (halk) olmak üzere iki bölümden oluşmaktaydı.

YÖNETENLER
Hanedan üyeleri, asker, vali ve din adamları yönetici sınıfı oluşturmaktaydı. Toplum yapısının en üstünde yer alan sultanın toplumsal konumu, idarecilere ve halka karşı sorumluluk ve görevlerini yerine getirmesine bağlıydı. Görevi ihmal, adaletten ayrılma ve toplum refahını sağlayamama iktidarı kaybetmek için önemli sebeplerdi. İlk Müslüman Türk devletlerinde idareciler genelde Türk’tü. Halk ise farklı ırk ve boylardan meydana gelmekteydi. Karahanlı Devleti’nde toplum tamamen Türk’tü. Gaznelilerde Gurlular, Hindular gibi farklı unsurlar da yer almaktaydı. Büyük Selçuklu Devleti’nde devleti kuran Türklerin yanı sıra İranlı ve Arap unsurlar yer alırken Tolunoğulları, Ihşidiler ve Memluklularda ise halkın büyük çoğunluğunu Arap, Rum, Berberi, Mısırlı vb. Türk olmayan unsurlar oluşturmaktaydı.

YÖNETİLENLER (HALK)
Türk-İslam devletlerinde yönetilen halk; ilk Türk devletlerinde olduğu gibi aile, ailelerin birleşmesiyle boy ve boyların birleşmesiyle bodun şeklinde teşkilatlanmaktaydı. Bu dönemde devlet, toplumu Müslüman ve gayrimüslim şeklinde kabul ederek hukuki düzenlemeleri bu çerçevede yapmaktaydı.

Aile
Türk-İslam toplumunda genellikle tek eşlilik hâkimdi. Evlenmenin Türk aile ve toplum hayatında büyük bir yeri vardı. Samimilik ve açıklık Türk evlenme sisteminin başlıca özelliğini teşkil etmekteydi. Bu özellik hem oğula hem kıza eş seçerken de geçerliydi. Selçuklular devrinde aile bugün olduğu gibi ana, baba ve çocuklardan oluşurdu. Baba sağ bulunduğu müddetçe ailede ayrılma söz konusu değildi. Hatta baba, torun sahibi olduğunda da aile bütünlüğü muhafaza edilmekteydi. Toplumda aile pederşahi (babaerkil) olmasına rağmen Türk aile yapısında annenin de nüfuz ve ağırlığı bulunmaktaydı. Sosyal hayatta etkin rol alan kadın ailede alınan kararlara da katılırdı. Aile içi iletişimde saygı ve sevgi esastı. Bu sayede toplumun temel yapı taşı olan aile, sağlam olarak ayakta kalmaktaydı. Türk-İslam toplumlarında halk yaşayış şekillerine göre; göçebeler, köylüler ve şehirliler olmak üzere üç grupta toplanmaktaydı.
Tacirler, zanaatkârlar, devlet memurları, askerler şehir ve kasabalarda yaşarlardı. Türk şehirlerinin etrafını çeviren surların içerisinde saray, hükûmet konağı, kışla, cuma camisi, meydan, pazar yeri, ribat veya çarşı, medrese, hamam ve hastane bulunmaktaydı. Ayrıca sultanların yaptırdığı mimari eserler ve su kemerleri de şehirleri köylerden farklılaştırıyordu. Zaviye, imaret ve hanlar o dönemdeki şehirlerin en belirgin özelliğiydi.
XI. yüzyılda Türk şehirlerinde ve köylerinde nüfus çok farklı dinî ve etnik unsurlardan oluşuyordu. Büyük Selçukluların hâkim olduğu coğrafyada nüfusun belli başlı etnik unsurlarını Türk, Fars, Yahudi ve Araplar oluşturuyordu. Bu etnik yapı Mısır hariç diğer Müslüman Türk devletlerinde aynıdır. Hazar toplum yapısını Müslüman, Hristiyan, Yahudi ve Gök Tanrı inancına sahip çeşitli topluluklar oluşturmaktaydı. Türkiye Selçuklu Devleti’nde ise Türklerin yanı sıra Rum ve Ermeniler, toplumu oluşturan diğer unsurlardı.

Hoşgörü Toplumu
Türk şehirlerinde askerler ve din adamları çoğunluktaydı. Devlet adamları din ve bilim adamlarına hürmet göstermekte ve destek olmaktaydı. Şehirlerde Türkler tarafından çok sayıda medresenin kurulması birçok din âlimi ve sufinin yetişmesini sağlamıştı. Türkler arasında yayılma eğilimi gösteren sufilik aynı zamanda, bir meslek kuruluşu gibiydi. Sufilerin çok az bir kısmı tecrit hayatı yaşarken önemli bir kısmı esnaflık yapıyor ve teşkilatlı bir şekilde ticaret ile meşgul oluyordu. Bunların içinde ilk Türk mutasavvıfı olan Ahmet Yesevi’ye göre “Kemale erebilmek için inanmayanlar dâhil hiçbir insanı incitmemek gerekir.” Yesevi’de kendini aşmak ve hoşgörü temel esastı. Mevlana ise insanlara hoşgörü, neşe ve umut telkin ediyordu. Onun fikir ve düşünceleri etrafında bilginler devlet adamları, halk ve gayrimüslimler toplanıyorlardı. Yunus Emre; bütün insanlar, hatta bütün canlı ve cansızlar, Tanrı’nın yaratığı ve mazharı oldukları için “Yaratılanı yaratandan ötürü hoş görme.” felsefesi ile soy, din, millet, renk, mevki ve refah farkı gözetmeksizin insanları sevmek gerektiğini söylemekteydi. Her üç mutasavvıfın ortak felsefesi; insanlar arasında hiçbir farkın gözetilmemesi, hoşgörü ve sevgidir. Bu mutasavvıflar, toplumun daha hızlı bir şekilde İslamlaşmasını sağlamışlardı.
Çeşitli ırk ve dinlerin bulunduğu Türk-İslam devletlerinde toplumsal ilişkilerin şekillenmesinde İslam hukuku belirleyiciydi. Dolayısıyla fertlerin toplum içerisindeki tutum ve davranışları ile giyim ve kuşamları da bu çerçevede ele alınmaktaydı. Müslümanların giyimleri ve dış görünüşleri Hristiyan ve Musevilerden farklıydı. Türklerin, Arapların, Hinduların ve diğer etnik grupların giyim kuşamları da birbirlerinden kolaylıkla ayrılabilmekteydi. Ancak temelde Müslüman ve gayrimüslim kıyafetlerindeki farklılık en belirgin olandı.
Türk toplumu eski inancının etkisiyle farklı din ve mezheplere karşı olan hoşgörüsünü devam ettirmişti. Türk-İslam şehirlerinde gayrimüslimler kültürel ve dinî yönden her türlü özgürlüğe sahipti. Türkler hâkimiyetleri altında yaşayan çeşitli mezhep ve fırkalara ayrılan Müslümanlara da herhangi bir müdahalede bulunmamışlardı.
Türklerin İslamlaşma sürecinin başlangıç dönemlerinde âdet, anane ve dinî inançlarda eski Türk toplumunun izleri tamamen silinmemişti. Sonraki dönemlerde tarikatların kurulmasıyla hızla İslamlaşma görüldü. Türklerin hâkim olduğu coğrafyada doğup gelişen Kadirilik, Kübrevilik, Ekberilik ve Yesevilik en çok müridi olan tarikatlardı. Bu tarikatlar sayesinde Türkler adeta kendi sosyal yapılarına ve anlayışlarına uygun bir din düşüncesi geliştirmişlerdi.

Sosyal Yardımlaşma
Türk-İslam devletlerinde vakıflar aracılığı ile birçok sosyal yardımlaşma kurumu yapılmıştı. Yolcuların özellikle tüccar kafilelerinin yolculukları emniyet içinde gerçekleştirebilmeleri için kervansaraylar kurulmuştu. Selçuklular sağlık hizmetlerine büyük önem vermişler hemen her şehirde darüşşifa, darülâfiye ve bimaristan gibi adlarla hastaneler inşa etmişlerdi. Vakıflarla idare edilen bu kuruluşlar Selçuklu yardım kuruluşları arasında önemli bir yere sahipti. Bu kurumlarda hastalar ücretsiz olarak uzman hekimler tarafından tedavi edilip eczanelerde hazırlanan ilaçlar da ücretsiz olarak dağıtılmaktaydı. Kervansaraylarda konakladıkları sırada hastalananlar da tedavi edilmekteydi. Selçuklular zamanında oluşturulan “Ahi” teşkilatları sosyal yardımlaşmada önemli bir yer tutmaktaydı. Selçuklu hâkimiyetinde Türkler arasında yardımlaşma sosyal hayatın ayrılmaz bir unsuruydu. Köylerde gündelik hayat, genelde tarım faaliyetleri ile şekillenmişti. Imece sosyal hayatta hemen her alanda uygulanmaktaydı. Nüfusun önemli bir bölümünü oluşturan konargöçerlerin keçe dikme, çadır kurma ve sökme gibi pek çok faaliyette yardımlaştıkları görülmekteydi.

TOPLUMSAL YAŞANTI
Türkler Müslüman olduktan sonra da kendilerine has “Türkmen” kıyafetlerini kullanmaya devam etmişlerdi. Giysilerde kırmızı ve yeşil renkler tercih edilirken kumaş olarak da pamuk, yün, ipek ve kürk kullanılmaktaydı. Kadınlar geniş elbiseler giyerken takı olarak inci, gümüş ve altın küpeler ile gerdanlık, bilezik ve yüzük kullanıyordu. Erkekler ise vücuda yapışık dar kıyafetler giyiyorlar başlarına da çene altından bağlanan kırmızı bir börk takıyorlardı. Bir diğer Türk kıyafeti olan kaftan muhtelif uzunlukta ve dört parçalıydı. Yağmurluk da hırka, gömlek, ceket gibi diğer kıyafetler arasındaydı. Bu dönemde Türkler kemer, tokalı kemer, deri veya keçeden imal edilen çizme kullanıyorlardı. Oğuz erkekleri uzun saç, kâkül ve bıyık bırakmaktaydı. Türkler nişan ve düğün yemekleri vererek toplum hayatını canlı tutarlardı. Dinî bayramlar ve festivaller bir diğer eğlence sebebiydi. Mısır’da Türk-İslam devletleri zamanında çeşitli din mensupları tarafından farklı zamanlarda kutlanan bayramlar sosyal bir faaliyete dönüştürülürdü. Mısır’da askerî geçit töreni ile başlayan bayram, sultan tarafından verilen bir ziyafetle sona ererdi.
Türk toplumunun eğlence hayatında müziğin de ayrı bir yeri vardı. Türkler önceki dönemlerdeki müzik aleti çalma ve türkü söyleme geleneğini devam ettirmişlerdi. “Kopuz” en sevilen çalgılardan birisi olarak artık daha geniş bir coğrafyada tanınıyordu. Halay, grup olarak oynanan, sevilen bir oyundu. Askerî orkestra (mızıka) da Türklerin önce Horasan ve daha sonra Orta Doğu’ya getirdikleri bir âdetti. Hun Türkleri, Kök Türkler ve Uygurlarda birçok çeşidi bulunan askerî mızıka, yeni kurulan Türk devletlerinde de varlığını devam ettirdi. Türk-İslam devletlerinde günde beş defa saray kapısının önünde nevbet vurulurdu.
Avcılık, çöğen eğme, kuş uçurma, top kapma en çok tercih edilen sportif etkinlikler arasındaydı. Yürüme, dağa çıkma ve koşma da Türk toplumunda yaygın olarak yapılan sporlardı. Bunların dışında Türkler arasında ok atma, yay çekme gibi talim yerine geçen yarışmalar da yapılıyordu. Cirit ve güreş ise bütün Türk dünyasının ortak oyunu olarak o zaman da biliniyordu. Değişik bir çevreye göç etmelerine rağmen Türkler Orta Asya yemek kültürünü yaşatmışlardır. Selçuklular Dönemi Türk toplumunda et, bal, yumurta, süt, yoğurt, peynir, kaymak ve tereyağı gibi yiyecek maddeleri Türklerin beslenme anlayışında önemli bir yer tutuyordu. Bunların yanında buğday, arpa, darı, pirinç ve muhtelif sebzeler de tüketilmekteydi. Itil Bulgarları gibi bazı Türk boylarında balık da önemli gıdalar arasında yer alıyordu. XI. yüzyıl Türk toplumunun millî yemeği olarak tabir edebileceğimiz “tutmaç” bugün Anadolu’da Ramazan aylarında özel olarak yapılan yemekler arasında önemli bir yer tutmaktadır. Meyve suyu ve Itil Bulgarlarının baldan imal ettikleri bir içecek olan “sücüv” gibi içecekler de Türkler tarafından tüketilmekteydi.

tarihtendersler.com