İlk Türk Devletlerinde Toplum Yapısı

İlk Türk Devletlerinde Toplum Yapısı

İLK TÜRK DEVLETLERINDE TOPLUM YAPISI
Türkler içinde yaşadıkları tabiat şartlarına uygun “atlı göçebe” (konargöçer) hayat tarzını benimsemişlerdi. Yaşanılan coğrafya toplumun karakterinin şekillenmesinde oldukça etkili olmuş, “sert, mücadeleci, bağımsız yaşama” karakteristik özellik hâlini almıştır.
Eski Türk topluluklarının göçebelikleri, amaçsız gezgincilik arzusundan değil, sürülerine daima taze ot ve su bulmak içindi. Hayatları kışlak ve yaylak arasında düzenli gidip gelme şeklindeydi. Türkler İlkbaharda yaylaların bulunduğu kuzeye ve yükseklere çıkıyorlardı. Her boyun veya oymağın belirli aylası ve otlağı vardı. Boy beyinin emri ile başlayan göç, çift hörgüçlü develer veya dört tekerlekli, üstü kapalı ve öküzlerle çekilen arabalarla (kağnı) yapılmaktaydı. Yaylalara göçerken güzel elbiseler giyilir, neşeli şarkılar söylenirdi. Günümüzde Karadeniz yaylalarına yapılan göçler benzer özellikler taşımaktadır.

TOPLUMSAL YAPI
Türk devletlerinde kağanın sarayında, kurultayda ve ziyafetlerde her boyun oturacağı yer “orun” ve kesilen hayvanın etinden alacakları pay “ülüş” olarak belirlenmişti. Sosyal bir kurum hâline gelen bu kurallar zamanla Türk devlet teşkilatının değişmez prensipleri oldu. Bu kurallar günümüzde Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde de uygulanmaktadır.
Türk toplumsal yaşayışını düzenleyen töre (kurallar ), toplumda hâkim ve geçerli olan tek değerdi. Türk toplumu töre sayesinde daima dinamik ve güçlü olmuş, devletler zaman zaman yıkılırken Türk toplumu daima varlığını koruyarak yeni devletler kurmuştur.
Türklerde birey, toplum ve devlet daima birbirleri ile sıkı bir ilişki içindeydi. Türk toplumunda bireyin devletten en önemli isteği adaletti. Devlet bunu sağlarken birey de devlete bağlı olmak, vergi vermek askerlik görevini yapmakla yükümlüydü. Yöneticilerle yönetilenler arasında karşılıklı görev ve sorumlulukların yer aldığı “tüz” adı verilen yazılı olmayan bir anlaşma mevcuttu. İlk Türk devletlerinde toplumsal yapı; oğuş (aile), ailelerin birleşmesiyle urug (aileler birliği), urugların birleşmesiyle boy, boyların birleşmesi ile de budun oluşuyordu

Aile (Oguş)
Türk sosyal hayatı, akrabalık bağları üzerine kurulmuştu. Toplumun çekirdeğini oluşturan ailede babanın yanında annenin de söz hakkı vardı. Başta ev olmak üzere ailenin bütün maddi varlığı, eşlerin ortak malı idi. İş bölümü anlayışının hâkim olduğu ailenin bütün faaliyetlerine erkekle birlikte katılan kadın ata binmekte, silah kullanmakta ve avcılık yapmaktaydı. İlk Türklerde babaya “kang” anneye ise “ög” denilirdi. Eski Türk ailesi bugün olduğu gibi “küçük aile” yani “çekirdek aile” tipindeydi. Evlenen erkek çocuklara çadır ve bir miktar mal verilirdi. Ancak küçük oğul, evlendikten sonra babasının çadırında kalmakta ve onların ölümlerinden sonra da çadırın ve babasının kalan malının sahibi olmaktaydı. Kız çocukları evlenirken babasının yaptığı çeyiz nedeniyle daha sonra baba malından hak talep etmezdi.
Türklerde genellikle başka kabileden evlilik (exogamie) tercih edilmekteydi. Bu tür evlilikle akraba sayısı artırılarak karşılıklı olarak birbirlerine destek ve himaye sağlanırdı. Ayrıca akraba boylar arasındaki çatışmalar önlenerek iç barış sağlanıyordu. Türk toplumunda tek eşle evlilik (monogamie) yaygındı.
Türklerde evlilik, erkek ve kızın ortak iradesi ile ailelerinin karşılıklı rızasına bağlıydı. Evlenme; söz kesme, nişan ve düğün töreniyle tamamlanırdı. Kadının mülkiyetinde olmak üzere kız tarafı erkek evinden “kalıng” (kalın) alırdı. Eğne (yumuş) adı verilen gelinin çeyizi, günümüzde olduğu gibi eskiden de herkesin görmesi için düğünden önce kız evinde sonra da erkek evinde sergilenmekteydi. Kök Türkler düğünlerde “törün” (düğün yemeği) verirlerdi. Evlenen kıza “gelin”, erkeğe de “güvey” denilmekteydi. Evlilik, yapılan nikâh ile hukuki bir nitelik kazanmaktaydı. Ailede eşler arasında sadakat esastı. Evli erkek ve kadın gayri meşru ilişkide bulunduğunda cezası ölümdü.
Türk hukuk sisteminde eşlerin karşılıklı olarak sebep göstermek ve ispat etmek şartıyla boşanma hakları vardı. Aile ve toplum arasında bir köprü görevini gören kadın sosyal sistemin ilerleyişine katkı sağlardı. Türk kadını sadece çocuğun topluma hazırlanmasında değil ailede sağlıklı bir iletişim ortamının kurulmasında da etkiliydi. Ayrıca ekonomik hayatta da yapıcı ve üreticiydi. Türk aile sisteminin İlkeleri, bütün kuruluşlara ve fertlerin davranışlarına yansımıştır. Eski Türk toplumunda devletin “baba” olarak kabul edilmesinde Türk ailesinin ana, baba ve evlat ilişkilerinin oldukça etkili olduğunu söyleyebiliriz.
Eski Türk ailesinin meskeni; kağnılar, develer ve katırlar üzerinde bir yerden başka bir yere taşınabilen çadırlardan ibaretti. “Yurt” veya “keregü” olarak adlandırılan bu çadırların yanı sıra daimi nitelikli evler de bulunmaktaydı.

Urug (Aileler Birliği)
Türk toplumunda ailelerin birleşmesiyle urug oluşmaktaydı. Bu aileler genellikle birbirlerine yakın akrabalık bağları ile bağlıydı. Sosyal ve ekonomik bakımdan dayanışma, güvenlik ihtiyacı aileleri bir araya getirirdi. Urug ile ilgili kararlar aile reisleri tarafından alınır ve uygulanırdı.

Boy (Uruglar Birliği)
Urugların birleşmesiyle meydana gelen boyun başında bey unvanı ile anılan bir boy başkanı bulunmaktaydı. Bey, cesareti, mali kudreti, hizmeti, adaleti ve doğruluğuyla tanınmış aile reisleri ve urug reisleri arasından seçilmekteydi. Boy başkanının görevi, boydaki iç dayanışmayı korumak, hak ve hukuku sağlamak, gerektiğinde boyunun çıkarlarını savunmaktı. Buna göre boy siyasi bir nitelik kazanmaktaydı. Her boy topluluğunun belli bir toprağı ve askerî gücü bulunurdu. Devlet teşkilatında görülen meclislerin küçük bir örneği boyda da vardı. Meclis üyeleri, aile ve urug reislerinden oluşmaktaydı. Bir siyasi birliğe katılan boya “ok” deniyordu.
Her boyun kendine ait kışlağı ve yaylağı vardı. Yaylak, bütün boyun ortak malı olduğu hâlde, kışlak yani kışlık konaklar, ferdin özel mülkü sayılıyordu. Her boyun kendisine özgü bir damgası (tamga) vardı. Boya mensup aileler ise sürüler hâlinde besledikleri hayvanlarını komşularının hayvanlarından ayırt edebilmek için onları işaretlemekteydiler.

Budun ( Millet)
Budun (millet) akraba boyların bir teşkilat etrafında toplanması ile meydana gelmekteydi. Başında “kağan, han, il-teber, yabgu, şad, erkin” gibi unvanlar taşıyan bir başkan bulunmaktaydı. Budun, devleti meydana getiren temel unsur olduğundan siyasi bir topluluk niteliğindeydi. Devlet, sadece tek bir “budun”dan meydana gelmiyordu. Aynı zamanda budun başkanı olan Türk hükümdarı, diğer bütün budunları aynı devlet çatısı altında toplamaya çalışmaktaydı. Budunların ve boyların iş birliği ile oluşan devlet; toprağı, halkı, töresi ile yurdu koruyan; milleti huzur ve barış içinde yaşatan siyasi bir kuruluştur.

YAŞAYIŞ
At, Türklerin hayatında en önemli unsurlardan birisiydi. Atın ve koyunun etinden, sütünden, derisinden faydalandıklarından en çok bunları beslerlerdi.
Türkler, kışın korunaklı vadilerdeki kışlaklarda, yazın da otlakların yer aldığı yaylalarda yaşarlardı. Yaylaklarda çadır, kışlaklarda ise genellikle kerpiçten yapılan evler bulunurdu. Ancak ahşaptan evleri de vardı. Türkler temizliğe önem verdiklerinden evlerinde hamam da bulunurdu. Türklerde töre ile sosyal düzen ayrıntılarıyla planlanmıştı. Herkesin yeri, görevleri, düşman saldırısında nerede yer alacağı belliydi. Atın sürati sayesinde hızlı hareket etme, toplum hayatında davranış hâline gelmişti. Türklerin yaşadıkları bu hayat, mücadele kabiliyetlerini de arttırmaktaydı. Türkler, yerleşik hayata Uygurlar zamanında geçmişler ve şehirler kurmaya başlamışlardı. Evlerini genellikle kerpiçten inşa eden Uygurlar temel yaşam biçimlerini özünde devam ettirerek değişim ve süreklilik İlkesine uymuşlardı. Türklerin Hunlardan beri bayram ve festival türünden birçok tören ve etkinlikleri vardı. Hunlar ve Kök Türkler beşinci ayda topluca büyük bir bayram yapmaktaydılar. Aynı bayram ve festivaller Uygur Türklerinde 9 Martta yapılmaktaydı. Bu törenlerde “Gök Tanrı” ve kutsal sayılan “yer” için atların kurban edilmesinin ardından bayramın yarışma ve eğlence kısmına geçiliyordu. Bu kısımda Türklerin en çok sevdikleri spor olan at yarışları yapılıyordu. At yarışları sekizinci ayda bir kere daha tekrarlanmaktaydı. Eski Türk toplumunda “yardımlaşma ve yarışma” iç içeydi. Yardımlaşma, toplumu daima birlik ve dayanışma içinde tutuyor yarışma ise rekabet ortamı oluşturarak toplumun bütünüyle ilerlemesini sağlıyordu. Her ikisi de birleşince ortaya daima canlı, hareketli, dinamik ve güçlü bir toplum çıkıyordu.
At ve koyun etinden yapılan çeşitli kebaplar Türklerin en sevilen yiyecekleri arasındaydı. Ayrıca konserve et, süt, peynir ve yoğurt da çok tüketilmekteydi. Türkler, çeşitli hamur işlerini de biliyor bunları da yapıyorlardı. Kısrak sütünün mayalanması ile elde edilen kımız en önemli içecekti. Türklerin giydikleri elbiseler genellikle ipek, pamuk, devetüyü ve yünden imal edilen kumaşlardan yapılırdı. Kışlık giysiler ve başa giyilen “börk” hayvan kürklerinden yapılmaktaydı. Türk erkekleri genellikle uzun saçlı ve bıyıklıydı. Türklerin hayat tarzlarına çok uygun olan pantolon ve ceketleri vardı. Kaftan, çizme ve kemer bu kıyafeti tamamlardı. Türklerin bu askerî kıyafeti Avrupa’da ve Bizans’ta askerlere giydirilmiş, böylece bütün dünyaya yayılmıştı. Kemer, kemer tokası ve düğmeyi İlk kullananlar arasında Türkler de vardı. Romalılar, keten gömlek giymeyi Türklerden öğrenmişlerdi. Çiçekli Uygur kumaşları çok meşhurdu. Türklerde kara renkli kumaştan yapılan elbiseler yas tutarken giyilirdi. Ak renkli kumaş ise uğur sayılırdı.
Toplumda yaz aylarında günlük işlerin dışında sosyal, kültürel etkinlikler de düzenlenmekteydi. Genellikle ok atma ve at yarışlarının düzenlendiği faaliyetlerde aynı zamanda güreş tutulmakta, çeşitli oyunlar oynanmaktaydı. Bunların dışında cirit, çevgan, kılıç ve tepik diğer sporlardandı. Günümüzde de Türk dünyasında cirit, güreş, okçuluk ve binicilik sporları yapılmaktadır. Eski Türk topluluklarının dinî inanışlarına göre, Gök Tanrı tek yaratıcı olarak görülmekte ve din sisteminin merkezinde yer almaktaydı. Türk toplumlarında kendisine kurban sunulan varlıkların başında ve hepsinin üstünde Gök Tanrı vardır. Ayrıca yıldız, ay ve güneş bu dönemde önemli bir yere sahipti. Gök Tanrı inancına göre; Tanrı tektir ve en yüce varlıktır. Sonsuz bir hayata sahip ezeli ve ebedi olan Tanrı, kâinatın yaratıcısı ve hâkimidir. Ahiret inancı olan bu inanç sisteminde iyi insanların “uçmag”a (cennete), kötülerin ise “tamu”ya
(cehenneme) gideceklerine inanılırdı. Toplumsal yapıda özel bir statüsü olmayan din adamlarına “kam” adı verilmekteydi. Eski Türkler tabiatta birtakım gizli kuvvetlerin varlığına da inanıyorlardı. Dağ, tepe, kaya, ırmak, su, ağaç, orman, demir, gök gürültüsü, şimşek gibi unsurlar kutsal varlıklar olarak tasavvur edilmiş ancak bu varlıklar put hâline getirilmemişti. Türkler gök, güneş, ay, yer-su için kurban keserlerdi.
Toplumda ölen kişilere ve atalara ait hatıralar kutsal sayılırdı. Ataların ruhlarının kendilerini koruduğuna inanılır, onlar için kutsal mağaralar önünde kurban kesilirdi. Atalara ve onların mezarlarına yapılan saldırılar savaş nedeni olabilirdi. Türkler arasında Gök Tanrı inancından başka dinler de kabul görmüştü. Uygurlar, Budizm ve Maniheizm inançlarını benimsedi. Macarlar, Bulgarlar, Kumanlar ve Peçenekler ise Hristiyanlığı kabul ettiler. Hazarlarda ise Musevilik, Hristiyanlık ve İslamiyet kabul edilen dinlerdendi. Ancak bu dinlerin yayıldığı dönemlerde bile Türkler eski inançlarını kaybetmemişlerdi. Örneğin Mani dini et yemeyi yasak etmişti. Fakat bu dinin en kuvvetli savunucusu durumunda olan Uygurlar, et yemeye devam etmişlerdir.

tarihtendersler.com