İlk Türk Devletlerinde Devlet Teşkilatı

İlk Türk Devletlerinde Devlet Teşkilatı

İLK TÜRK DEVLETLERİNDE DEVLET TEŞKİLATI

İLK TÜRK DEVLETLERİNDE DEVLET ANLAYIŞI
Türklerde bugünkü anlamda devlet, “il” (el) kelimesi ile ifade edilmiştir.
Budunların (milletlerin) bir yönetim altında birleştirilmesiyle oluşan il, vatanı
koruyarak milleti huzur ve barış içinde yaşatmayı amaçlayan siyasi bir teşkilattır.
“İl” kelimesi aynı zamanda barış anlamında da kullanılmıştır. Bunun temel sebebi Türklerde devletin ve barışın birbirini tamamlayan iki unsur olarak görülmesidir. Bu iki unsurun sürekliliğini sağlamak isteyen devlet yöneticileri, devletin temelini adalet üzerine oturtmuşlar, ülke içinde adaleti sağlamayı en önemli yükümlülük olarak kabul etmişlerdir. Buna bağlı olarak halkın da devlet adamlarında aradığı ilk özellik herkese adil davranmaları olmuştur.
Türk devletlerinde yönetme yetkisini Gök Tanrı’dan alan kağan, bu yetkiyi sadece kendi devletinde değil yeryüzündeki bütün insanlar üzerinde kullanmayı düşünmüştür. Bu doğrultuda kağan, dünyayı hâkimiyeti altına alarak yönettiği bütün insanları adaletli bir yönetim ile huzur, refah ve barış ortamında yaşatmayı görev kabul etmiştir. “Türk cihan hâkimiyeti” olarak adlandırılan bu görev ilk Türk devletlerinden başlayarak süreklilik arz eden millî bir ülkü hâline gelmiştir.Türk devletlerinde hiçbir zaman keyfî bir yönetim uygulanmamış ve devlet belirli kurallara göre idare edilmiştir. Yeni kurulan devlette ya da iktidar değişikliğinde kağanın yaptığı ilk icraat töreyi tespit etmektir. Töreye uymayan kağanlar, Tanrı ve halk nezdinde saygınlığını kaybederek iktidardan uzaklaştırılmıştır.
Türklerde devletin halkla ilişkisi baba-evlat anlayışı şeklindedir. Devlet halkın her türlü ihtiyacını karşılayıp sosyal adaleti sağlamak, halk da devlete karşı üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmek zorundadır. Türklerde devlet “bağımsızlık, halk, ülke ve teşkilat” olmak üzere birbirini tamamlayan dört unsurdan meydana gelmiştir.

BAĞIMSIZLIK (OKSIZLIK)
“Oksızlık” olarak adlandırılan bağımsızlık, Türklerde çok eski zamanlardan beri var olan karakteristik bir özelliktir. Bağımsızlık duygusunun oluşması ve gelişmesinin temelinde bozkır kültürü önemli rol oynamıştır. Türklerin atlı göçebe hayat tarzını benimsemeleri, özgür bir yapıya sahip olmalarına, dolayısıyla bağımsızlığın millî bir karekteristik özellik hâline gelmesine sebep olmuştur. Orhun Kitabeleri’ndeki “(Çin’in) Tatlı sözüne yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok Türk milleti öldün… (Eğer) Güney’de Çagay Ormanı’na, Tögültün Ovası’na konayım dersen Türk milleti öleceksin.” cümlelerinden anlaşıldığı gibi bağımsızlığı yitirmek, Türk milleti için en büyük felaket olarak görülmüştür. Aynı zamanda Türk devleti ve milleti siyasi istiklal ile birlikte kültür istiklalinin de korunmasına önem vermiştir. Türk tarihinde bu konuyla ilgili pek çok örneğe rastlanmaktadır.

HALK (MİLLET)
Türklerde devleti yaşatan ve hükümdarı başarılı kılan millettir. Bu yüzden Türk milletinin sahip olduğu değerler Türk kağanları ve devlet adamları tarafından hassasiyetle korunmuştur. Türk devletlerinde halk sınıflara ayrılmamıştır. Ayrıca fertler özel hukuk, ekonomik ve sosyal hürriyet ile özel mülkiyet hakkına sahip olmuştur. “Halk devlet için değil, devlet halk içindir.” anlayışının benimsendiği Türk devletlerinde hükümdarın en önemli görevlerinden biri, halkın mutluluğunu ve refahını sağlamak ve kendini halka sevdirmektir. Bütün bu özellikler Türk devletlerindeki temel unsurun millet olduğunu göstermektedir.

ÜLKE
Devletin bir diğer unsuru olan “yurt”, Türklerde devletin sahip olduğu ve halkın üzerinde yaşadığı topraklardır. “Ülke”, “uluş” gibi adlarla da ifade edilen yurt “vatan” kavramı gibi kutsal bir anlam taşımıştır. Türklerde ülke, siyasi bağımsızlıkla birlikte düşünülmüştür. Bu yüzden Türkler, özgür olarak yaşadıkları ve hükümranlık haklarını tam olarak kullandıkları sınırlarla ayrılan topraklar “yurt” olarak nitelendirmişlerdir. Bununla birlikte yurdun sınırları devletin gücüne göre daralıp genişleyebilmektedir. Türklerde yurt, kağanın korumakla yükümlü olduğu ata yadigârı olarak görülmüştür. Türk hükümdarları vatan toprağını korumayı ve savunmayı kendilerine başlıca görev edinmiş, şartlar ne olursa olsun bu hususta en küçük bir tavize bile yanaşmamışlardır.

TEŞKİLATLANMA
Türklerin devlet teşkilatında gösterdikleri başarılar, medeniyet tarihinde ön plana çıkmalarını sağlamıştır. Devletin millî varlığı koruyan, yaşatan ve geliştiren vazgeçilmez bir kurum olduğu bilincine erken ulaşan Türkler Orta Asya’nın tamamına hâkim büyük devletler kurmuşlardır. Zaman zaman bu bölge dışına da çıkarak yeni devletler meydana getirmişlerdir. Türkler tarihin hiçbir devrinde devletsiz kalmamış ve birçok topluluğa devlet teşkilatlanması konusunda örnek olmuşlardır. Boylar hâlinde yaşayan Türkler, atlı göçebe kültürünün getirdiği özellikler ve her an düşmanla karşılaşma ihtimalinden dolayı disiplinli ve teşkilatlı olmak zorundadır. Her boy kendi beyinin başkanlığında sosyal, iktisadi ve idari bir teşkilata sahiptir. Boy beyi, boya ait bölgeleri idare ederek göçlerde boyun düzen ve disiplinini, diğer boylarla ilişkilerini düzenlemekte ve güvenliğini sağlamaktadır. Devleti oluşturan Türk boyları, genellikle kendi isteği ile birleşirdi. Amaç birlik ve beraberliği sağlayarak güven içinde güçlü bir şekilde yaşamaktı. Boyları bir araya getirip birleştiren boy beyi tahta çıkarak kağan olur, daha sonra yeni devletin teşkilatlandırılmasına geçilirdi. Kağanın yakınları ile ona destek veren boy beylerine devletin en önemli görevleri verilirdi. Bu görevlileri idari teşkilatın çekirdeğini oluştururken kendi alt kadrolarını da kurardı. Yeni hükümdarın komşu ülkelerle diplomatik ilişkileri başlatması (elçi göndermek ve kabul etmek, devletlerle ittifaka girmek, anlaşmalar imzalamak vb.) kurulan devletin hukuken tanınmış olması anlamına gelmekteydi.

TÜRKLERDE ORDU
Türklerin büyük devlet kurmalarındaki en önemli etkenlerden biri güçlü ordulara sahip olmalarıdır. Bu yüzden ordu Türk devletlerinin hem temelini hem de başlıca güç kaynağını oluşturmuştur. Bozkır hayatının zor şartları Türkleri mücadeleci ve disiplinli bir yapıya sahip olmalarını gerekli kılmıştır. Günlük yaşantı içinde var olan bu disiplin anlayışı, savaş sırasında da bütün milletin iç teşkilatını bozmadan bir ordu gibi harekete geçmesini kolaylaştırmıştır. Askerliğin özel bir meslek sayılmadığı Türklerde ailesini ve malını korumak isteyen herkes asker olarak yetişmek zorundadır. Bu yüzden Hazar Hakanlığı’ndaki yabancı askerler istisnai olmak üzere Türklerde ücretli askerî bir sınıf yoktur. Halk içinde kadın erkek ayrımı yapılmaksızın hemen her Türk, iyi bir asker ve her an savaşa hazır durumdadır. Bu yüzden Türk milleti için “ordu-millet” deyimi kullanılmıştır.Sürekli bir ordunun bulunduğu Türk devletlerinde ordunun temeli süvarilere dayanmıştır. Bununla birlikte Türk ordusunda az da olsa “yaya birlikler” yer almıştır. Örneğin Ilteriş Kağan, 680 yılında istiklal mücadelesine başladığı zaman komuta ettiği ordunun üçte ikisi atlı, üçte biri ise yayadır. İlk düzenli ordu Büyük Hun Hükümdarı Mete tarafından kurulmuştur. Türk ordusu günümüze kadar gelen ve başka devletlerin ordularına da örnek olan “onlu sistem”e göre; teşkilatlandırılmıştır. Onlu sisteme göre; en büyük birlik 10 bin kişilik olup bu birliğe “tümen” adı verilmiştir. Tümenler de 1000’li, 100’lü ve 10’lu olmak üzere kademeli olarak küçülen birliklere ayrılmaktadır. Bu birliklerin başlarında da derecelerine göre, “tümenbaşı”, “binbaşı”, “yüzbaşı”, “onbaşı” gibi unvanlar taşıyan birer komutan bulunurken en küçüğünden en üst rütbesine kadar ordu belli bir kumanda zincirine bağlanmıştır. Devletin güçlerinin tamamı öncelikle kabile, soy vb. ayrılıklarına bakılmaksızın 10’lu sisteme göre taksim edilip sonra da merkezden tayin edilen kumandanlar ile tek elden sevk ve idare edilmiştir.Türk kağanı her savaşta ordunun başında bulunur ve orduya bizzat komuta ederdi. Ordunun diğer komuta heyetini de hükümdar ailesinin fertleri ile akraba boyların başkanları meydana getirmiştir. İdarecilerin hepsi aynı zamanda ordu kumandanları idi. Ordu merkez, sağ ve sol olmak üzere üç sistemli bir yapıya sahipti. Ayrıca bu asıl ordu dışında sınır boylarında doğrudan doğruya kağana bağlı askerî birlikler de vardı. Başlarında “şad” denilen komutanları bulunan bu askerler, asıl ordu ile irtibat hâlindeydi ve merkezin haberi olmadan hiçbir hareket yapamazdı. Hunlar zamanında Çin’den alınan sınır bölgelerine Türk boyları yerleştirilirdi. Bu bölgelere yerleştirilenlere toprak verilip vergiden de muaf tutularak askerî başarının kalıcı olması sağlanmaya çalışılırdı. Köktürk kağanlarının bahadırlardan seçilmiş özel bir muhafız birliği bulunmaktaydı. Bu muhafız birliğinin askerleri ise “böri” (kurt) adıyla anılmaktaydı. İlk Türk devletleri ordularında önemli askerî faaliyetler için kullanılan bazı özel birlikler de bulunmaktaydı. Örneğin savaş zamanında düşman ordusunun durumunu öğrenmek için “yelme” denilen keşif kolu gönderilmekteydi. Mani dinini kabul eden Uygurlar, yerleşik hayata geçip et tüketimini bıraktıkları için zamanla askerî özelliklerini kaybettiler.
Türk orduları her çağın tekniğine göre donatılırdı. Çift kavisli yaylar ve Mete’nin icat ettiği ıslık çalan oklar o dönem kullanılan en etkili silahlardı. Üç tarafında delik bulunan bu oklar, atıldığında rüzgârın etkisiyle ses çıkarır ve düşmana korku salardı. Aynı zamanda Türkler dört nala at üzerinde, dört ayrı yönde isabetli ok atmada ustaydılar. İyi kement atarlar, yakın dövüşte mızrak, kargı, süngü, kılıç kullanırlardı. Türk savaşçılarının çeşitli savunma silahları da vardı. Bunların başında kalkan, zırh ve tolga geliyordu.Türk savaş sistemi “hareket ve sürat” üzerine kurulmuştu. Savaşta hareket ve sürat üstünlüğünü sağlayan başlıca unsur at idi. Türkler aynı zamanda, savaşta kendilerine avantaj sağlayacak stratejik yer ve mevkileri düşmana kaptırmamaya büyük özen gösterirlerdi. Bu yüzden savaş meydanına düşmandan önce gelerek stratejik yerleri tutarlardı. Ayrıca düşmanın askerî faaliyetlerini önceden öğrenip gerekli tedbirleri zamanında alabilmek için gözetleme kuleleri oluştururlardı. Genellikle çevreye hâkim tepelerde bulunan bu kuleler, bir bakıma ordunun ileri karakollarıydı. Düşmanın durumu ile ilgili haberler, gece kulelerde yakılan ateşler ve gündüz bu ateşlerden çıkan dumanlar vasıtasıyla çok kısa bir sürede merkeze iletilirdi.
Yeni ülkelerin fethedilmesi, keşif seferleri ve yıpratma savaşları sayesinde olurdu. Alınması planlanan bölgeler önce akıncılar tarafından gözden geçirilirdi. Bu keşifler olumlu ise yıpratma harekâtına başlanırdı. Düşmanın yığınak merkezlerine, yol kavşaklarına, yiyecek ve malzeme depolarına seri baskınlar yapılırdı. Bu seferler sırasında düşmanın moralini bozmak için çeşitli rivayetler anlatılırdı. Bu harekât, düşman güçsüz duruma gelinceye kadar devam ederdi. Türklerin en önemli savaş usulleri sahte ricat (geri çekilme) ve pusuydu. Savaşın başlangıcında düşmanın gücünü ölçen Türk komutanlar, onların yüz yüze savaşta yenilmesinin zor olduğunu düşündüklerinde bu taktiği uygularlardı. Süvari birlikleri kaçıyor gibi yaparak geri çekilirdi. Kaçarken ok atmaya devam eden Türk ordusu düşman askerlerini pusu kurduğu araziye çekmeye çalışırdı. Arazinin istenilen yerine kadar ilerleyen düşman burada pusu kuranlar tarafından çembere alınarak yok edilirdi. Türklerin başarıyla kullandığı bu usule Türk yurdunun adından dolayı “turan taktiği” denilmiştir.

DEVLET YÖNETİMİ
Türk devletlerinde merkezî yönetim, kağan, ayukı ve kurultaydan oluşmaktadır.

KAĞAN
Türk devletlerinde devletin başkanı ve hâkimiyetin temsilcisi hükümdardı. Ancak Türklerdeki inanışa göre hâkimiyetin asıl sahibi Tanrı’ydı. Tanrı’nın bu hâkimiyeti kağanlar vasıtasıyla kullandığına inanılırdı. Bu yüzden doğumları ve yaşadıkları bazı olaylar, kutsal olarak yorumlanan ya da yakıştırılan hükümdarın Tanrı tarafından üstün güç ve yeteneklerle donatıldığı kabul edilirdi. Tanrı bağışı olan bu güç ve yetenekler Kök Türk Kitabeleri’nde; kut, ülüg, küç olarak ifade edilmiştir.Türklerde Gök Tanrı’nın kut verdiğine inanılan hükümdar ailesinin erkek üyeleri “kağan” olabilirdi. Töreye göre hükümdar kurultayda seçilir ve bu seçimlere halk da katılırdı. Türk devletlerinde Türk olan baş hatunun büyük oğlu hükümdar olurken küçük tiginler (şehzadeler) ise “şad” yani “ordu komutanı” olarak görev alırdı. Ancak bu durum kesin bir kural değildi. Kağan yerine veliaht gösterse bile diğer tiginler tahta geçmek için mücadele etme hakları vardı. Bu yüzden sık sık taht kavgalarının yaşandığı Türk devletlerinde başka devletlerin kışkırtması ve desteği ile bu taht kavgaları bir iç savaş hâlini alır ve devletin parçalanmasına yol açardı. Kağanın çocuklarının olmaması veya küçük olmaları durumunda kardeşleri de hükümdar seçilirdi. Örneğin Kültigin ve Bilge kardeşler, babaları Ilteriş Kağan öldüğü zaman çocuk yaşta oldukları için tahta amcaları Kapgan Kağan geçmiştir. Bununla birlikte Uygurlarda ve Kök Türklerin son dönemlerinde yabancı eşlerden olan çocukların da tahta geçtikleri görülmüştür.Eski Türklerde yönetimde başarı devam ettiği sürece kağan tahtında otururdu. Ancak yönetiminde siyasi ve ekonomik sıkıntılar yaşanan kağandan Tanrı’nın verdiği “kut”u geri aldığına inanılır, töreye göre kağan tahttan indirilirdi. Örneğin Kök Türk Kağanı Kapgan’ın yerine geçen oğlu İnal, hükümdarlık görev ve sorumluluklarını yerine getirememiş, iç karışıklıkları önleyemediği gerekçesi ile tahttan indirilmiş, yerine Bilge ve Kültigin kardeşler yönetime geçmiştir.
Eski Türk devletlerinde hükümdarlar, “kağan, han, yabgu, il-teber” gibi unvanlar almışlardır. Hunlar, hükümdara sonsuzluk ve genişlik anlamına gelen “şanyü” unvanı vermişlerdir. Köktürk hükümdarları daha çok kağan unvanını kullanırken Uygurlarda da “idikut” unvanı yaygınlaşmıştır. Türk devletlerinde her hükümdarın belirli hükümdarlık ve hâkimiyet sembolleri vardı. Hükümdarlık sembolü otağ (hakan çadırı), örgin (taht), tuğ (sancak), davul, kotuz (sorguç), kemer (kur), kılıç, yay, kama, kamçı (berge) idi. Özellikle, hükümdarın oturduğu yer, yani devletin merkezi olan “ordu” (çadır kent) ve çeşitli vesilelerle verilen “toy” (şölen) da hükümdarlık sembolü sayılmaktaydı. Eski Türklerde hükümdar, devletin ve toplumun geleceğini tayin etmekteydi. Bu yüzden onun bazı özel niteliklere sahip olması gerekirdi. Bunların başında cesaret, kahramanlık, bilgili ve erdemli olmak geliyordu. Özellikle bilgili olmak sadece Türk kağanları için değil devletteki üst düzey memurlar ve komutanlar için de aranan bir özellik olmuştur.
Türk hükümdarı devletteki büyük güç ve yetkileri kendi şahsında topluyordu. Devletin her kademesindeki görevliler ve halk, onun emirlerine uymak zorundaydı. Diğer taraftan da en büyük yargıç sıfatını elinde bulunduran hükümdar, yüksek mahkemeye başkanlık ederdi.Kağanın en önemli görevi ülkeyi ve halkı düşmandan korumak, bütün toplulukları bir devlet çatısı altında toplamaktı. Ayrıca töre kurallarını uygulamak, düzeni sağlamak, halkı adil idare etmek ve baskı yapmamak, ekonomik açıdan halkı refaha ulaştırmak kağanın diğer görevleri arasındaydı. Bunlar dışında Türk kağanı; iç ve dış siyaseti düzenler, savaş ve barışa karar verir, savaşta ordulara komuta eder, elçiler gönderir, elçiler kabul eder, devlet görevlilerini tayin eder veya görevlerinden alırdı. Bununla birlikte Türk kağanlarının Tanrı tarafından kendilerine verildiğine inandığı dünya hâkimiyetini sağlamak gibi evrensel bir görevleri de vardı.
Bunlara karşılık halk da kağanın emirlerine uymak zorundaydı. Orta Asya’nın güneyi aşılmaz çöller ve Tibet Dağları, kuzeyi ise Sibirya ile çevrildiğinden Türkler doğu ve batı yönünde topraklarını genişlettiler. Topraklar genişleyip devletin idaresi zorlaşınca Büyük Hun Devleti hariç devlet teşkilatı, doğu ve batı olmak üzere iki koldan yönetildi. Kağan “doğu”da (sol) oturduğu için doğu daima üstün kabul edilmiştir. “Batı” (sağ) bağımsız bir hükümdar gibi icraat ve kararlar almakla birlikte kağanın hâkimiyetini tanıyıp iç ve dış işlerini onun adına yürütürdü. Devleti ilgilendiren bütün meseleler, kurultayda (mecliste) alınan kararlara göre çözümlenirdi. Ortak yapılan seferlere ise kağanın komutasında bütün askerler ve beyler katılırdı. Türk devletlerinin yönetiminde kağan dışında hatun, hanedana mensup tiginler vb. hanedan üyeleri de etkiliydi.

HATUN
İlk Türk devletlerinde kağanın ilk eşine “hatun” veya “katun” unvanı verilirdi.
Hatunlar, kağanlar gibi töreye uygun olarak hatunluk tahtına oturur, kurultaya katılarak kararlarda oy kullanır ve elçileri kabul ederlerdi. Kağanlar gibi sarayı ve askerleri bulunan hatunlar, eşlerinin yanında savaşa katılırlardı. Kağan öldüğünde tahta geçecek tigin küçük ise hatun, oğlu adına devleti yönetebilirdi.

TİGİN
Türk kağanının oğulları “tigin” unvanı ile anılırdı. Tiginlerin her birine devlet teşkilatının en yüksek kademesinde görevler verilirdi. Idari ve askerî alanda tecrübe kazanması amaçlanan tiginlerin idaresine devletin önemli bölgeleri bırakılır; emrine de bir birlik (tümen) verilirdi.

DİĞER YÖNETİCİLER
Büyük Hun Devleti, “orta”, “doğu” ve “batı” olmak üzere “üçlü” devlet düzenine göre teşkilatlanmıştır. Bu düzenlemeye göre; “orta”da Hun Hükümdarı Mete, “doğu”da veliahtlar, “batı”da ise Mete’nin akrabaları ile soylu Hun prensleri yer almıştır. Kök Türklerde ise devlet, “doğu” ve “batı” olmak üzere ikili teşkilat ile idare edilmiştir. “Doğu”da büyük kağan bulunurken “batı”da “yabgu” unvanıyla kağana bağlı olarak hanedan üyeleri yer almıştır. Kök Türk egemenliğinde Uygurlar da bu devletin teşkilatını benimsemişlerdir. Çin yıllıklarından edinilen bilgilere göre Kök Türklerde 28 çeşit unvan ve memuriyet vardır. Diğer Türk devletlerinde görülen unvan ve memuriyetlerle bu sayı daha da artmaktadır. Yandaki tabloda bu memuriyetlerden bazıları ve anlamları verilmiştir.

HÜKÛMET (AYUKI)
Hunlardan itibaren yönetimle ilgili kararlar almak ve alınan kararları uygulamak amacıyla devlet yetkililerinin bulunduğu ayukı (bakanlar kurulu) adı verilen kurul oluşturulmuştur. Ayukının başında “aygucı” veya “üge” adı verilen bugünkü başbakan bulunurdu. Bunlar hanedan mensupları dışında, devlete hizmet etmiş yetenekli, bilgili ve halkın sevdiği kişiler arasından seçilirdi. Asya Hunlarında “Kutuhou”, Avrupa Hunlarında “Onügez”, Köktürklerde “Tonyukuk”, Uygurlarda “Kutlu” bu vezirlere örnektir. Türk devletlerinde “buyruk” adı verilen hükûmet üyelerinin sayısı zaman zaman değişirdi. Özellikle Uygurlarda buyruklar büyük önem kazanmışlardır. Kağanın gücünün zayıflamasıyla eş zamanlı olarak buyrukların güçlenmesi, Uygur Hakanlığı’nda ileride çökmesine neden olan temel faktörlerden biri olmuştur. Bu değişimi yansıtan ilk olay eski Büyük Buyruk Baga Tarkan’ın 776’da iktidarı ele geçirmesidir.

KURULTAY
İlk Türk devletlerinde siyasi, askerî, ekonomik, sosyal ve kültürel konuların görüşülüp karara bağlandığı meclislere “toy” ya da “kurultay” denilirdi. Toylarda devlet meseleleri görüşülür; dinî tören, yarışma ve çeşitli eğlenceler düzenlenirdi. Bütün toyların sonunda halkın da katıldığı şölenler (ziyafet) milletin kaynaşması ve devletin temellerinin sağlamlaştırılması için önemli bir fırsattı. XIII. yüzyıldan itibaren bu meclisler için “kurultay” adı ön plana çıkarken “toy” kelimesi ise sadece şölenler için kullanıldı. Türklerde her boyun kendine ait bir kurultayı (küçük kurultay) vardı. Burada halkın da katılımıyla boy beyi seçilirdi. Devlet meseleleri ise gerektiği zamanlarda boyun ileri gelenlerinin toplanmasıyla çözümlenirdi. Büyük kurultaya kağan başkanlık ederdi. Onun olmadığı zamanlarda ise aygucı (vezir) başkanlığında toplanılırdı. Kurultay üyelerine “toygun” adı verilirdi. “Hatun” başta olmak üzere askerî ve idari yüksek görevliler, kurultayın tabi üyeleri idi. Bunlar dışında halkın ileri gelenleri, devlete tabi beyler ve yabancı zümrelerin temsilcileri de bu meclislere katılabilirdi. Kurultaya katılan boy beyinin halk tarafından belirlenmesi, Türk devletlerinin yönetimde halkın da etkili olduğunun bir göstergesidir.Kurultay belirli zamanlarda toplanırdı. Ancak savaş, barış, göç, isyan, tabi olma gibi bazı olağanüstü durumlarda da kurultay toplanabilirdi. Önemli meselelerin görüşüldüğü ve katılım sayısının yüksek olduğu kurultaylar belirli bir disiplin içinde geçerdi. Burada “orun” ve “ülüş” törelerine göre kimin nereye oturacağı bir kurala bağlanmıştı. Kurultaylarda kağanın sağ tarafında vezirler, beyler ve komutanlar yer alır; sol tarafında ise memleketin ileri gelenleri ve memurlar otururdu Devletten devlete farklılık göstermekle beraber kurultayın aldığı kararlar genellikle bağlayıcı nitelikteydi. Kağan kurultayın kararlarını dikkate almak zorundaydı. Alınan karara uymazsa ortaya çıkan sonuçlardan sorumlu tutulurdu. Kurultay, hükümdarın uygulamalarını kabul etmeyebilirdi. Örneğin Kök Türk Devleti’nde Bilge Kağan’ın (716-734) şehirlerin surlarla çevrilmesi ve Budizm’in kabul edilmesi istekleri kurultay tarafından reddedilmiştir. Kurultay, üyelerinin temsilî niteliğinin olması, kanun yapma, hakan seçme, hakanı denetleme ve onun yetkilerini kısıtlama; gerekirse azletme gücüne sahip olmaları demokratik bir nitelik taşıdıklarını göstermektedir.Büyük Hun Devleti’nde Mete’den itibaren senenin başında, ilkbahar ve sonbaharda olmak üzere üç kere kurultay toplanırdı. Bu kurultaylarda devlet adamları devlet meseleleri ile ilgili fikirlerini belirtmekle birlikte son kararı Mete Han verirdi.
Hunlarda yılın başında yapılan ilk toplantı genellikle dinî mahiyetteydi. İlkbaharda yapılan ikinci toplantı bağlılık kurultayı olarak nitelendirilir; bu kurultaya tabi Hun boyları ve yabancı zümrelerin temsilcileri mutlaka katılırdı. Bu toplantıda hükümdar seçimi yapılır ya da tasdik edilir, töreye yeni hükümler getirilir ve bütün ülke meseleleri görüşülüp karara bağlanırdı. Üçüncü kurultay ise sonbaharda yapılırdı. Savaş ve sayım kurultayı da denilen bu toplantıda ordu teftiş edilir, halk ve atların sayımı yapılır, savaş kararı görüşülürdü. Bu mevsimde atların yetişip güçlenmesi ve Çin’de harman mevsiminin olması sebebi ile Hunlar bu bölgeye doğru savaş hareketlerini başlatırdı. Kök Türklerde kurultay; halkın da katılımıyla mayıs ayında yapılır, burada devlet işleri görüşülür, iktisadi ve kültürel meselelere çözüm bulunurdu. Taht değişikliği durumunda da yeni kağan bu kurultayda seçilirdi. Uygurlarda da buna benzer kurultay bulunmaktaydı. Çin kaynaklarından edinilen bilgilere göre onlarda halk ile kağan arasındaki mesafe oldukça azalmıştı.

tarihtendersler.com