Pontus Meselesi

Pontus Meselesi

Yunan Propagandası ve Gerçek: Pontus Meselesi
    
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunun 80. yılını idrak etmeye hazırlandığımız şu günlerde devletin hemen hemen bütün kurumlarına sızan bir Etnik Çete’nin seri komploları karşısında savunmasız bırakılmıştır.
Her ferde farklı bir etnik kimlik uydurarak, Türk Milleti’ni düğüm düğüm, lif lif tel tel çözmek için bazen düşman Genelkurmayı ile işbirliği halinde çalışan bu çete, artık faaliyetlerini gizlemek ihtiyacını dahi duymadığı halde, milli birliği korumak adına, alınan bir tek tedbirden bile bahsedemiyorum!
Bu haliyle Türkiye, “Ben bir Türk’üm” diyen sesini duymak için tam bin yıl boyunca beklediğimiz Mehmet Emin Yurdakul rahmetlisinin dediği gibi “Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir”.
Şimdi lütfen 22 Ekim 2002 tarihli Divan’da yaklaşık yayınlanmış olan “Çalınan Evlâdın İtirafı” başlıklı yazıyı hatırlamaya çalışınız.
Bakın ne demişiz:
“…Pontus meselesini yeniden gündeme taşımak isteyen Atina, ajanlarını Samsun-Trabzon taraflarına gönderir. Yunan ajanları, genellikle Çepni ve Kıpçak Türkleriyle meskûn olan bu topraklarda “Ben Pontusluyum” diyen bir tek adama rastlamayınca, bazı Türk çocuklarının aklını çelmeye karar verirler. Amaç, Türk çocuğundan Pontuslu Rum yaratmak, sonra onu Türkiye’ye karşı kullanmaktır!
Yunan ajanlarının para karşılığı elde ettiği gençlerden biri Fethi Gültepe’dir. Gültepe, büyük ihtimalle Yunan Gizli Servisi ajanı olan Feodoros Poartopulos tarafından Trabzon’dan Yunanistan’a getirilir. Atina’da onu Yunan Gizli Teşkilatı’nın üst düzey elemanlarından Savvas Kalenderidis karşılar. Muhtemel Ortodoks Türk olan ve Türkçe isim taşıyan Kalenderidis Abdullah Öcalan’ı Kenya’ya kaçıranlardan biri olduğu için, hükümetin namusunu kurtarmak maksadıyla ordudan uzaklaştırılan bir istihbarat albayıdır. Yunan makamları ayda 500 dolar maaş verdikleri Gültepe’ye Karadeniz halkının Pontuslu olduğuna dair bir kitap yazdırırlar. Ve onu Gizli Pontus Ordusu’na asker yazarlar.”

     22 Ekim’de yayınladığımız bu yazıyı, sayın Hüseyin Mümtaz’ın Müdafaa-i Hukuk’ta okuduğum son makalesi sebebiyle hatırlatmak ihtiyacı duydum.
Bu son derece önemli makaleden ileride bahsedeceğim. Ama önce şunu söylemek istiyorum: ′′Eğer yarın Karadeniz’de de Güneydoğu terörüne benzer bir toplumsal sancıyla irkilmek istemiyorsak, Yunan ve Pontus meselesini ciddiye almak zorundayız. Muhtemelen benden ve arkadaşlarımdan başka Yunanistan’dan toprak talebinde bulunan Türk yoktur ama, Yunanistan’da, Türkiye’den toprak talebinde bulunan 51 dernek kurulmuştur! Dünyanın muhtelif devletlerinde Yunanlılar tarafından kurulan Pontus derneklerinin sayısı ise tam 176’dır. Yunanistan ayrıca Türkiye aleyhinde çalışan 31 Ermeni derneğinin, Türkiye’de cinayetler işleyen 38 bölücü terör örgütünün barınmasına da izin vermiştir! Bu ülkede kurulan Kıbrıs ile ilgili dernek sayısı 19, Güney Kıbrıs’ta Türkiye aleyhtarı faaliyet gösteren dernek sayısı da 70’dir.
Bütün bunlar bir ideolojik yapılanmanın ifadesidir.
Dönme-devşirme takımı Türk çocuklarına barış sıtması adındaki virüsü aşılarken, mukaddesatımızın üzerinde tepinmesi için düşmana zaman kazandırmaktadır.

İçimizdeki Stavroslar...
Yunanistan’ın; bir tek rumun dahi bulunmadığı Karadeniz bölgesinde, önce Pontuslu Rumlar yaratmak, sonra da yaratılan bu azınlığın haklarından bahsederek, Batı’nın Türkiye’ye müdahale etmesini sağlamak için nasıl uğraştığını arz etmiştik.
Özetlersek; Yunan Gizli Servisi, elemanlarını Trabzon’a göndermiş, bu elemanlar, sosyal konumuna sahip olmak isteyen para sıkıntısı içindeki bunalımlı gençlerin aklını çelmiş, Atina’ya götürülen bu çocuklar, “Önemli birer adam olduklarına inandırılmak için” bir istihbarat albayı tarafından karşılanmışlardı. Dolar cinsinden maaşa bağlanan depresyon içindeki gençlerden birine de Karadeniz’in Pontus Rumlarınca meskûn olduğuna dair bir kitap yazdırmışlardı.
Yunanistan, Karadeniz bölgesindeki soydaşlarımızı kimlik bunalımına sürüklemek için bütün bu faaliyetleri yürütürken Ecevit’in dönme İsmail’i, Yunan Dışişleri Bakanı Papadopulos’la birlikte sirtaki oynuyordu!
Yunan Dışişleri Bakan Yardımcısı Yannis Magriotis, “Karadeniz ahalisinin aslında Rum olduğunu” söylediği günlerde de elindeki uzo kadehini Yunan dostluğu şerefine kaldırıyordu bu dönme!
Türk evladı bilsin ve bir yanına kaydetsin ki, yalnız bu Selanikli İsmail değil, Allah’ın hiçbir kulu, Türkiye’ye kurulmak istenen bu tuzağı dağıtmak ve en azından halkı bilgilendirmek ihtiyacını duymamıştır. Halen de böyle bir ihtiyacı idrak ettikleri söylenemez.

     Basiretsizlik değil, boş vermişlik değil, umursamazlık değil, kelimenin tam anlamıyla işte bu teslimiyetten sonra Türkiye’de nasıl bir dolabın döndürüldüğünü sayın Hüseyin Mümtaz’dan öğreniyoruz.
Bir yayınevi Karadeniz ahalisinin aslında pontuslu olduğunu telkin eden bir kitap yayınlar. Türkçe basımı Herkül Millas tarafından derlenen kitap, Damla Demirözü tarafından Yunancaya çevrilir.
Kitap, Yunanistan’daki Küçük Asya Araştırmaları Merkezi tarafından hazırlanan sözlü tarih çalışmalarından derlenmiştir. Bu merkez Yunan devletinin Türkiye’ye uzanan kollarından biri olan ′′Küçük Asya Araştırmaları Ocağı′′ mıdır bilmiyoruz. Ama Helenizm denen ahtapotun Trabzon’a uzanan koluyla savaş halindeki sayın Hüseyin Mümtaz’dan kitabı Türkçe’ye çevrilen Damla Demirözü’nün Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi olduğunu öğreniyoruz.
Ankara’nın derin uykuda olması sebebiyle yayınından üç yıl sonra ve sadece “Atatürk’e hakaret” sebebiyle toplatılan bu kitap, ders programına alınmış ve Karadeniz halkının Müslümanlaştırılmış Rumlar olduğu Türk çocuklarına öğretilmeye başlanmıştır. Şimdi sayın Hüseyin Mümtaz soruyor:
1- Bu kitap ders programına nasıl girmiştir? Bölüm Başkanı’nın, Fakülte Dekanı’nın, Üniversite Rektörü’nün haberi var mıdır? Üniversitelerde her isteyen, istediği her kitabı okutabilmekte midir? Her işe karışan YÖK ne işe yarar? Bilimsel özgürlük denilen şey devletin ve milletin temeline dinamit sokmak mıdır?
2- Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde, “Kıbrıs’ın Yunan toprağı, Türk askerinin işgalci olduğunu” ileri süren ve öğrencileri Fener’e götüren, Yunanistan’dan burslar temin edip, Öcalan posterli yerleri ziyaret ettiren Yunan Elçiliği’nden Stavros adında birisi görev almış mıdır, almamış mıdır?
3- Stavros halen İstanbul Üniversitesi’nde Yunanca bölümüne girmek için uğraşmakta mıdır, uğraşmamakta mıdır?
4- Stavros, öğrencilerine ödev olarak “son 10 yılda gazetelerde yer alan “Kardak-Ege-Kıta Sahanlığı-Hava Sahası” konularındaki haber ve yorum taramalarını vermiş midir, vermemiş midir?
5- Stavros, Yunan Askeri Ateşesi’ni Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne getirerek, Yunan dansları dersi verdirmiş midir, verdirmemiş midir?
İnanmıyorsunuz değil mi?
Peki toplatılan ′′Göç′′ kitabının fakülte ders kitabı olarak okutulması da mı gözünüzü açmıyor?

Ortodoks Türkler
18 Haziran 2003 tarihli Divan’da Savvas Kalenderidis’in Türk adı taşıdığından ve muhtemelen Türk olduğundan bahsetmiştim.
Savvas Kalenderidis derken, Abdullah Öcalan’ı Kenya’ya kaçıranlardan biri olması sebebiyle hükümetin terörist suçlamasına muhatap olmamak için ordudan attığı istihbarat albayını kastediyorum. Hani; Yunan ajanlarının Trabzon’a kadar gelip, Pontuslu Rum olduğuna inandırdıkları yüzlerce vatan evladından biri olan Fethi Gültepe’yi Atina Havaalanı’nda karşılayan Kalendiridis vardı ya, işte onu kastediyorum, Kalenderidis derken.Yani Kalenderoğlu’nu kastediyorum.
Ve tekrar ediyorum; bu Kalenderidis büyük ihtimalle Türk’tür!
Çünkü Selçuklu fetih ve iskan hareketlerinden çok önce Anadolu’ya gelen milyonlarca Şamanist Türk, Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinin iç siyasette ümmeti esas almaları sebebiyle dışlanmış, daha sonra da Rum kilisesi ve Rum okullarının kıskacında birer Ortodoks Rum haline gelmişledir.
Yakın zamana kadar Yağmur, Aydın, Karagöz, Yahşi, Doğan, Dursun, Kaya, Çiçek, Çağrı, Sırma, Kumru, Akça, Kutlu gibi halis Türk isimlerini muhafaza eden bu Rumlaştırılan Türkler hakkında özellikle sevgili Trabzonluların Yunanlı ajanların yüzüne çarpmaları için birkaç belge sunmak istiyorum.
Başbakanlık Arşivi Genel Müdürlüğü’ndeki 16. yüzyıla ait Tahrir Defterleri üzerinde yapılan araştırmalar, bizleri mühim neticelere götürmüştür. 68 ve 7 numaralı defterlerinin muhtelif sayfalarında isimleri Türkçe olan, soyca da Türk olan fakat Hıristiyan, Ermeni veya Rum olarak kaydedilen Türkler vardır. Aynı şekilde şer’i mahkeme sicilleri de bu konuda sayısız örneklerle doludur. Kayseri Mahkemesi’nin 3 Recep Hicrî 946 tarih ve Kadıyulkudat Aksekili Cafer Tayyar imzalı bir hükmünde, aslen İran’ın Karakeçili Aşireti’nden Kalaş ve Mardiros Develioğlu’nun Müslümanlığı kabul ettikleri belirtilmektedir. Bilindiği gibi Develioğlu ismi Türkçe’dir. Karakeçililer de, 24 Oğuz boyundan Kayılar’ın Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran aşiretidir. Gene Kayseri sicilleri arasında rastlanan Ramazan 981 tarihli bir belgede “Karye-i Çukur’dan Saya bin Şehri ve Bali bin Ayayorgi ve Timur bin Sevindik” adındaki ′′3 Zımminin Emr-ü Hümayûn′′ gereğince acemi oğlanlar ocağına devşirildiği belirtilmekte, Erekil’in meclisi Şer’e gelip, Müslüman olduğunu, kendisine Yusuf, küçük oğlu Kaplan’a Ali, büyük oğlu Arslan’a Veli isminin verildiği kayıtlıdır. Bu vesikalarda geçen Timur, Sevindik, Bali, Erekil, Arslan, Kaplan adları bilindiği gibi Türk’e has isimler arasındadır. Ayrıca Osman Gazi’nin fütuhatında mühim roller oynayan ve ihtida ettikten sonra Abdullah Mihâl adını alan Gazi Mihâl Bey’in, eski tarihlerde Suriye’den kesif kitleler halinde Anadolu’nun muhtelif bölgesine yerleşen Türkler’den olduğuna dair iddialar mevcuttur. Aynı şekilde Evrenos Bey’in de 13. yüzyılda Anadolu’ya yerleştirilen Kumanlardan olduğuna dair ciddi rivayetler vardır.
Yukarıda bahsettiğimiz gibi; kilise ve okullarda Rumlaştırılan Türkler’in bir kısmı İstiklal Savaşı’nda Yunan Genelkurmayı ve Fener Patrikhanesi tarafından silahlandırılıp, Müslüman soydaşlarını katletmekle görevlendirildikleri halde, Papa Eftim’in(*) önderlik ettiği Ortodoks Türkler de Atatürk’ün emrinde vatanın kurtuluşu için silaha sarılmışlardır. Bugün Yunanistan’da 350-450 bin arasında Ortodoks Türk yaşamaktadır ki, herhalde Kalenderidis de eski Yunan devlet adamlarından Karamanlis de bu kitleye mensup olmalıdır.
Demek ki elin oğlu, bir tek Rum′un bulunmadığı Trabzon’da birçok Müslüman Türk evladını Ortodoks Rum olduğuna inandırırken, 400 bin Ortodoks soydaşımızdan biriyle bile ilgilenmeyen bizimkilerin eli armut toplamıştır, halen topladığı gibi.
(*) Papa Eftim, pek değer verdiğim sayın Sevgi Erenerol’un dedeleridir.

Yunan Palavrası
Hiçbir devlet kendi vatandaşlarına bir başka milliyet şuuru kazandırmak için çalışan düşman 5. Kolunun faaliyetlerini bir “kimlik tercihi” meselesi olarak kabul etmemiştir.
Bir din ve vicdan özgürlüğü meselesi olarak da kabul etmemiştir.
Çünkü inanç özgürlüğü kamuflajıyla veya bilimsel araştırma palavrasıyla yürütülen bu gibi faaliyetlerin, dün olduğu gibi bugün de aslında bir siyasi hakimiyet meselesi olduğunu bilmeyen ve mukabil tedbir almayan devlet de kalmamıştır.
Türkiye müstesna…
Hatta Türkiye’yi yönettiklerini zannedenlerin, uyum paketlerinin gündeme gelmesiyle birlikte adeta disiplinli bir saldırıya dönüşen “adam ayartma” ve “din değiştirme” faaliyetlerine karşı alınmış bir tek tedbirleri dahi yoktur!
Türk evladı bilsin ki, misyonerler belki de sabrımızı denemek için Kadıköy’de olduğu gibi; camiye kadar girip, zavallı imam efendiyi Hristiyanlığı kabule davet ettikleri halde, ne cemaat bu densiz ve cür’etkar herifin dersini verebilmiştir ne hükümet!
Bütün bu faaliyetlerin bir siyasi hakimiyet meselesi olduğundan bahsediyorduk. Öyle olmasaydı 18 Haziran 2003 tarihli yazımızda, Yunanistan’ın Pontus davası için seferber ettiği 51 dernek, Yunan 4. Ordusu’nun Selanik’teki karargahından yönetilir miydi?
Atatürk’ün Samsun’a çıktığı gün olan 19 Mayıs, “Pontus soykırımını anma günü” olarak kabul edilir miydi? Selânik Belediye Meclisi, kent merkezindeki Agia Sofia Meydanı’nda Pontus soykırımı için bir anıt yapılmasını kararlaştırabilir miydi?
Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Dış Yunanlılar Genel Sekreterliği tarafından yapılan açıklamada; Pontus soykırımı için düzenlenen bütün faaliyetlerin desteklendiği ilan edilebilir miydi?
Yunan Kalkınma Bakanı Akis Çohacopulos, Türk Hükümeti’nin pontus soykırımını tanıması gerektiğini söyleyebilir miydi?
Yunan Dışişleri Bakan Yardımcısı Yannis Magriotis, Pontus soykırımının tanınması için mücadele edeceklerini ilan edebilir miydi?
Türk evladı bilsin ki, Türkiye’yi yönettiklerini zannedenler savaş ilanı demek olan bütün bu meydan okumalara bir tek beyanatla olsun cevap vermedikleri gibi; Türk halkının namus ve haysiyetini Pontus çetelerine çiğnetmeyen Topal Osman’ın heykelinin dikilmesine de mani olmuşlardır!
Evet! Giresunlular’ın ve Veli Küçük Paşa’nın olanca gayretine rağmen bu milli kahramanın heykeli, kurtardığı topraklara dikilememiştir!
Şimdi Karadeniz yöresinin çocukları ya bölgeden veya işçilerimizin yoğun olarak yaşadığı Avrupa ülkelerinden para vaadiyle Yunanistan’a götürülmekte, para karşılığında birer Pontuslu Rum olduklarına inandırılmakta, o andan itibaren de -farkında bile olmadan- Yunan 4. Ordu Karargahı’nın emrine girmektedirler.
Doğu Karadeniz ahalisinin “Müslümanlığı kabul etmiş Rumlar” olduğuna dair Yunan propagandası “Türk fetihlerinden önce bölgede Rumların yaşadığı” yolundaki iddialara dayandırılmaktadır.
     Oysa gerçek bunun tam tersidir, çünkü Rum demek, Yunanlı demek değildir!
İmparator Konstantin, Bizans’ı yeniden kurduktan sonra, iskan siyasetini teşvik etmek için, şehre yerleşen halkın Roma vatandaş haklarından yararlanmasını sağlamıştır ki, zamanla Doğu Roma İmparatorluğu’nda yaşayanlara Rum denmeye başlanmıştır.
Yani Rum demek, Romalı demektir.
Araplar, Arapça bir kelime olan; Rum sözcüğünü “Arap ilinden olmayan” ve muhtemelen “Arap olmayan” kimseler için kullanmışlardır. Kelime bilahare coğrafi bir isim haline gelmiştir. Nitekim eski kaynaklarda Anadolu’nun adı Rum mülkü, Selçuklu ve Osmanlı padişahlarının adı, Rum padişahıdır. Osmanlı idari taksimatında büyük bir vilayet olan Sivas’a ′′Vilayet-i Rum′′ denmiştir. Mevlana Celaleddin ve şair Eşrefoğlu da Anadolulu anlamına “rumi” sıfatıyla anılmışlardır. Hatta Abdülkadir Geylani tarafından kurulan Kadiri tarikatının kollarından birinin adı da, kurucusu Şeyh İsmail Rumi’ye nispetle Rumiye’dir. Bu Kadiri şubesine İsmailiye de denir. Buna; rumi tarihi, güneşe benzediği için ′′Rumi Şemse′′ denen bir nevi süsü de ekleyebiliriz. Geleneksel Türk hat sanatlarından olan bir çeşit tezhip üslubunun adı da gene Rumi ′dir. Sultan 2. Mahmut devrinde iki altın basılmıştır, ikisinin de adı Rumidir: Atik Rumi, Cedit Rumi.
Bütün bunlara Anadolu’nun Türkleşmesinde ve Anadolu Türk devletlerinin kurulmasında belirleyici rol oynayan Gaziyân-ı Rum, Bacıyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum ve Ahiyan-ı Rum vesaire gibi Türk milli teşkilatlarını ilave etmek ve bu örnekleri çoğaltmak da mümkündür.
Halen milliyetçi bir devlet siyaseti olmadığı için bugün de Türkiye’de bazı bölgeler resmen Trakya, Klikya, Kapadokya ve Rumeli gibi isimlerle anılmaktadır ki, bütün bu bölgelerin nasıl Traklar ve Rumlarla ilgisi yoksa, yukarıda özetleye geldiğimiz Rum kökünden türetilmiş isimlerin de Rumlarla ilgisi yoktur.
Bunları yazarken, “Biz Karadeniz bölgesini fethettiğimizde buralarda Yunanlı yoktu” demek istemiyoruz.
Maalesef vardılar.
Ama biz de vardık. Başka toplumlar da vardı. Ve çok büyük bir ihtimalle Yunanlı olmayan Karadeniz halkı, Karadeniz sahilindeki Yunan sitelerinde yaşayan halktan da sayıca çok üstündü.
Bizim Karadeniz bölgesine gelişimiz öyle iddia edildiği gibi Fatih Sultan Mehmet zamanına rastlamaz. Fatih Sultan Mehmet, Karadeniz bölgesini 1461’de fethetmiştir, oysa bizim Kafkaslar’dan ve Karadeniz’in kuzey sahillerinden bölgeye göçümüz milattan önce 3 bin 500’lü yıllarda başlamıştır. Yani Fatih’in bölgeyi fethinden yaklaşık 5 bin yıl önce!
Fakat Anadolu’da kurduğumuz Selçuklu ve Osmanlı Devletleri’nin benimsediği ümmetçi politikalar, Müslüman olmayan Türkleri kapsamadığı için, Şamanist Türkler ve diğer kavimler Hristiyanlık ′ı kabul etmiş, daha sonra da Ortodoks kilisesi tarafından -artık Yunanlı anlamına kullanılan- Rumlaştırılmışlardır.
      Öyle olmasaydı, Osmanlı tahrir defterlerinde “zımmî” olarak, yani hıristiyan olarak kaydedilenler arasında binlerce Öz Türkçe isme rastlamazdık.
Osmanlılar, fethettikleri toprakların nüfus ve iktisadi şartlarını tespit ve tescil maksadıyla oldukça teferruatlı bir yazım faaliyeti başlatırlardı. Yetki ve sorumluluğu kanunla tespit edilen devlet görevlileri, kent kent, köy köy dolaşarak dağları, ovaları, orman veya koruları, hayvan cins ve sayısını, vakıfları, evliyi-bekarı, topraklı veya topraksız köylüyü, vergi mükelleflerini kayda geçirirdi ki, ihtiyaç duyuldukça tekrarlanan bu işleme tahrir, bilim dünyasının doğruluğu tartışılmaz birinci sınıf belgeler olarak kabul ettiği bu bilgilerin kayda geçirildiği defterlere de Tahrir Defterleri denirdi.
Bugün teknolojinin ve ulaşımın şunca gelişmesine rağmen devlet hangi köyde kaç koyunumuzun olduğunu bilmez, fakat Osmanlı 500 yıl önce kimin nesi varsa bilirdi, eksilirse de hesabını sorardı.
Değerli bilim adamı sayın Hanefi Bostan, tahrir defterlerini, şer’i mahkeme sicillerini ve diğer Osmanlı kaynaklarını esas alarak “15.-16. Asırlarda Trabzon Sancağı’nda Sosyal ve İktisadi Hayat” adında bir eser yayınlamıştır. 1486-1583 yıllarında, bugünkü kazalarına ilaveten, Rize, Giresun ve bu illerin ilçeleriyle Torul da idari bakımdan Trabzon’a bağlıydı.
İşte bütün bu bölgeyi kapsayan tahrir defterlerindeki kayıtlardan, adı özbeöz Türk adı olan binlerce Hristiyan′a rastlanmıştır ki, bunların Kafkaslar’dan veya Karadeniz’in kuzeyinden gelip, bölgeye yerleştikten sonra tıpkı Karaman Türkleri gibi Ortodoks kilisesinin Hristiyanlaştırdığı Türkler oldukları şüphesizdir.
1486 yılına ait kayıtlardan anlıyoruz ki, Trabzon merkezinde Turasan, Tengrivermiş (Tanrıvermiş), Cihan, İvazşah, Keramettin, Kerem, Şemseddin, Emir, Yusuf, Halife, Koçbey, Sultan, Şahmelik, Emirmelik, İvazmelik, Emirhatun gibi hıristiyanlar yaşamışlardır. Aynı tarihte şehirde yaşayan bazı gayrimüslimlerin baba adları da Arslan, Turasan, İvaz, İvazşah, Tarukan (Tarkan?), Abdullah, Emir, Cihan ve Ali’dir.
Yine 1486 yılına ait kayıtlarda, Akçaabat Nahiyesi’nin köylerinde kendi adı: Çelebi, Yusuf, Doğan, Hoca Ali, İlyas, Hızır, İskender olanların yanısıra, baba adı:Mercan, Karaca, Mandan olan birçok zımmiye yani Hıristiyan′ a da rastlanmıştır. Aynı tarihlerde ayrıca Akçaabat Nahiyesi’nde üç hane Karamanlı bulunmaktadır. Sürmene’de ise Kirazi, İnayet, İskender, Millet, Pandar, Şemseddin, Emirazat, Bahtiyar adını taşıyanlarla, baba adı Turali, Turabey, Cemali, İnayet, Mülük, Kurt, Karaman adında Hristiyanlar vardır.
Yomra’da kendi adı Bâlî, baba adı Doğan, Of’ta kendi Arslan ve Kirazi, baba adı Kurt ve Balaban olan gayrimüslimlerle Karamanlılar bulunmakta, Rize’de de Bâlî, Doğan, Kirazi, İlyas, Arslan, Şirment, İskender isimli Hristiyanlar yaşamaktadır.
İskender, Murat, Fındık ve Kirazi isimlerinin yaygın Hıristiyan isimleri olarak kullanıldığı Maçka Nahiyesi’nde 19 kişinin adı Hoşoğlan, 16 kişinin adı Kaplan’dır! Yomra Nahiyesi’nde ise Kirazi, Arslan, İskender-i Küçük adında gayrimüslimlere rastlanmaktadır.
     Yukarıda kaydettiklerimizden başka Sürmene Nahiyesi’nde 36 hane Kuman ve Kumanite, 4 hane de Çıtak vardır ki, Kumanlar’ın bugünkü Romanya’yı kuran Türk boyu olduğunu kaydetmeye herhalde lüzum yoktur. Önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi Kumanya ismi bir Batılı el çabukluğuyla Romanya adına tahvil edilmiştir. Tıpkı şimdiki Türkler’in gene Batılı el çabukluğuyla Yunanlı gösterilmeye çalışıldığı gibi.
1515’de Rize Hıristiyanları arasında Arslan, Karagöz, İskender, Kirazi, Ağa, Şirmert ve Turak (Durak) isimlerinin sıkça kullanıldığına rastlıyoruz. Aynı tarihte Of’ta da Kirazi, Arslan ve Rüstem gibi isimler taşıyan Hristiyan Türkler vardır. Of’ta ayrıca 28 hane de Balaban adım taşıyan Hristiyan Türkler bulunmaktadır ki, büyük bir Türkmen topluluğu olan Balabanlar, aynı tarihte Anadolu’nun diğer bölgelerinde Müslüman olarak yaşamaktaydılar.
Torul’da isimleri Arslan, Murat, Karaca, Sıtkı, Çelebi, İskender, Tengrivermiş, Süleyman, Balaban, Karaali, Şerafettin, Karagöz, Budak, Timur, Emirali vesaire gibi Hristiyanlarla, baba adları Turali (Durali), Balaban, Oruç, Bayezid, Gümüş, Sıtkı, Murat ve İskender olan Hristiyanlar mevcuttur. Hepsi de Türk′dür. Torul’da ayrıca Peçenekler ve 24 Oğuz boyundan olan Çepniler’le birlikte bölgede nüfusun büyük ekseriyetini teşkil eden Hristiyan Kuman Türkleri de bulunmaktaydı. Bölgede ayrıca Karaman, Türkman, Kocaman, Çıra ve Tatar adında Hristiyan Türk topluluklarına rastlanmaktadır. Zaten bölgede nüfusun büyük çoğunluğunu Çepni Türkmenler’inin oluşturduğu bir de Çepni Kazası vardır.
Osmanlı kaynaklarında bugünkü Giresun’un adı Vilayet-i Çepni olarak geçmektedir ki, Çepniler, Giresun ve çevresiyle beraber Torul, Kürtün, Tirebolu ve eski adı Büyükliman olan Vakfıkebir ve yörelerinde de yoğun olarak yaşarlar. Türkistan’dan Anadolu’ya geçen 100 bin Çepni’nin büyük ekseriyeti zikrettiğimiz bölgeye yerleşmiştir. 1515’te Kürtün Nahiyesi’nde 6 hane gayrimüslim Kuman, Kürtün’e bağlı Karaçukur Köyü’nde de Balabanlar vardır.
1554’te Trabzon sancak merkezinde Teberrük, İskender, Arslan, Hocaemir, Memi, Şahemir, Karagöz, Yakup, Karaca, Murat, Kirazi, Bâlî, Emir, Şirmert, Hocahan ve Emirzade gibi Hristiyan isimlerine rastlanmıştır. Aynı tarihte şehirde 2 hane de Karamanlı vardır. Yine 1515 yılı kayıtlarında Trabzon Vilayeti genelinde İskender, Arslan, Karaca, Bâlî, Şirmert, Üveys, Bayram, Karaman, Ferhat, Rüstem, Memi, Karagöz, Emirşah, Çelebi, Bulak, Pervane, Tengrivermiş, Bayezit, Hızır, Budak ve Bulgar adında Hristiyan Türkler’e rastlanmıştır. Kaydedelim ki, 530 yılında Bizanslılar, bozguna uğrattıkları Bulgar Türkleri’nin bir kısmını Anadolu’ya sevkedip, Trabzon ve havalisiyle Çoruh ve yukarı Fırat bölgelerine iskan etmişlerdir. Bayburt’la Trabzon arasında bulunan ve bugün maalesef Kemer Dağları denen Bulgar Dağları, o Hristiyan soydaşlarımızın hatırasıdır. Gene kaydedelim ki, 12. asırda 40 bin Kuman ailesi Gürcistan’a inerek Hristiyanlaşmış, daha sonra da Gürcistan’dan Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’ya gelip yerleşmişlerdir ki, bu rakam en az 300 bin nüfusa tekabül eder. Gürcü Kralı David’in, tümü de Kumanlar’dan oluşan 40 bin kişilik bir ordu kurduğu, bu sayının 1123 yılında 50 bine, 1124’te ise 60 bine ulaştığı hatırlanırsa bölgenin fetihten çok önceleri Türklerle meskûn olduğunu söyleyebiliriz. Bu Kuman süvarileri, 400 yıldır İslam hakimiyetinde bulunan Tiflis’ten başlayarak bütün yöreyi ele geçirmiş ve geri çekilmek zorunda bıraktıkları Müslüman kardeşlerinden yani Selçuklular’dan boşalan bölgelere yerleşmişlerdir.
     Burada bugün bütün Karadeniz bölgesinin benimsediği kemençenin de Kuman Türkleri’nin musiki aleti olduğunu söylemeliyiz.
Sayageldiğimiz bütün bu Hristiyan soydaşlarımızın büyük kısmı Osmanlı fetihleriyle birlikte İslamiyet’i kabul etmiş, bir kısmı da nasıl bir asimilasyon mekanizması olduğu bilinen Ortodoks Kilisesi ve Ortodoks Kilisesinden yönetilen okullar vasıtasıyla Rumlaştırılmışlardır. Öylesine ki, İstiklal Harbi yıllarındaki isyanda rol alanların çoğu Pehlivanoğulları, Öksüzoğulları, Hırçınoğulları, Şahinoğulları, Arslanoğulları, Kırbaşoğulları, Dumanoğulları, Karayamalı, Şahin, Melik, Çakır, Duman vesaire gibi Türkçe isimler taşımaktaydılar. Aynı yıllarda rumların ikamet ettiği köylerin adı da Sarıtarla, Çerdiğen, Endikpınar, Gölönü, İncesu, Kızöldüren, Kozlucan gibi has Türkçe idi.
Trabzon Rum Krallığı’na ait kaynaklar, Osmanlı fetihlerinden yüzyıllarca önce Karadeniz bölgesi ve Doğu Anadolu’nun Türk boy ve topluluklarıyla meskûn olduğuna işaret etmektedir. Bu krallıktan günümüze intikal eden belgelerden öğrenmekteyiz ki, bugün Trabzon’daki Meydan semtinin adı o zaman da Meydan, kalenin adı da Burç’tur, kaydetmeye lüzum yok ki, her iki kelime de Türkçe’dir.
Trabzon Rum Krallığı’nın saray muhafızları ve askeri kuvvetinin bir kısmı da Türk’tü. Hatta süvari birlikleri komutanı da Kamachenos adını taşımaktadır. Tarihlerin “Trabzon’un güçlü zâdegânları” arasında saydığı Kamachenos, yani Kamacı, Kuman asıllıdır.
1297-1330 yılları arasında hüküm süren 2. Aleksius döneminde yaşayan ve krallıkta önemli bir mevki işgal ettiği anlaşılan bir başka şahsın adı da George Turkopulos’tur, yani Türkoğlu! Trabzon Krallığı’ndaki Vazelon Manastırı’na ait 13. ve 14. yüzyıl belgelerinde Gozalp/Oğuzalp, Kunuk/Kınık, Kalkan, Türk, Moğultay ve Camuka gibi isimlere raslanmaktadır ki, tümü de Hıristiyan olan bu kişilerin Rumlukla ilgileri olamaz. Biliyoruz ki, Kıpçak da denilen Kumanlar’a, yani Türk gücüne dayanarak bağımsızlıklarını koruyan Trabzon krallarından 2. Aleksius, Kars, Ardahan, Ardanuç, Şavşat, Oltu, İspir yörelerinin beyi olan Kıpçak asıllı Atabek Büyükböke’nin kızı ile evlenmiş ve ondan aldığı destekle Bizans’ın tesir sahasının dışına çıkmıştır. Bu durum Karadeniz yöresindeki Kuman yani Türk yığılmasının sandığımızdan çok daha fazla olduğuna işaret eden ayrı bir belgedir.
     Karadeniz bölgesinde Kumanlar’a ait yer isimlerine de sıkça rastlanması, incelediğimiz bütün bu yörelerde Türklerin kesif kitleler halinde yaşadıklarını göstermektedir.
Bu konuda Sürmene’ deki Aşağı Kumanit, Yukarı Kumanit, Of’daki Kumanit Köyü, Tonya’daki Kumandanos Yaylası, Vakfıkebir’deki Komova Deresi, Komandere, Komandere Raşi, Komandere Kadahor, Komandere Habel, Espiye’deki Kumanovacık Yaylası, Tirebolu’daki Kumanyurdu Yaylası, Alucra’daki Kuman Deresi, Kuman Tepesi ve Kuman Köyü örnek olarak gösterilebilir. Komanolet adında bir köy de Arhavi’de bulunmaktadır. Bölgenin Türklüğünü belgeleyen binlerce yıl önceye ait ecdat yadigarı bu isimler maalesef sorumsuz ve cahil idareciler tarafından uyduruk isimlerle değiştirilmiştir.
Bölgede ayrıca Kuman boy ve beylerinin ismini taşıyan yer adlarına da rastlanmaktadır. Konu ile ilgilenen okuyucular sayın Mehmet Bilgin’in “Trabzon Tarihi Sempozyumu” isimli kitapta yayınlanan tebliğine müracaat edebilirler.
Tabii ki, bölgede Türkler’in tarihi varlığını belgeleyen başka isimler de vardır.
Sürmene: Bahçecik, Yarımca, Babürkilise, Suçalı, Magara, Sakarsuyu, Pumak, Yarakar, Hasanyurdu, Arpalu, Kızılelma.
Akçaabat: Şinik, İlana, Şova, Vadi, Akçakale, İli, Çal, Koca/Hoca, Helvacı, Çukur, İşpara, Karaağaç, Karaman, Komyatağı.
Ömrünü yer isimlerini tespit etmekle geçiren rahmetli dostum Hilmi Göktürk’ün “Anadolu’ da Türk Mührü” isimli eserinde verdiği bilgiye göre Şinik, eski Uygur şivesinde çınar ağacı manasına gelmektedir. İlan da, Kumanlar da şahıs adıdır. Bilimadamları, Yalakar köyadının 24 Oğuz’un Yüreğir boyundan muharref olduğu kanaatindedirler.
Yomra: Uz, Hoca, Hancı, Varyan.
Of: Bacan, Kondu, Balaban, Öküzlü, Uzuntarla, Eğridere.
Rize: Hancı, Aklara.
Rahmetli Mehmet Eröz’ün verdiği bilgiye göre Artvin’in Borçka Kazası Kumanlar tarafından kurulmuştur. Borçka ayrıca bir Kuman oymağının adıdır. Kuman hanlarından birinin adı da Borç’tur.
Burada bütün Türkçe yer isimlerini zikretmemize imkan yoktur. İlgilenen okuyucularımız Karadeniz Bölgesi’nin nasıl özbeöz Türk yurdu olduğunu Trabzon Belediyesi tarafından basılan ve Trabzon Türk Ocağı’ndan temin edilebilecek olan “Trabzon Tarihi Sempozyumu” isimli kitapla sayın Hanefi Bostan’ın, rahmetli Mehmet Eröz ve Hilmi Göktürk’ün eserlerinden inceleyebilirler. Rahmetli Cami Baykut’un “Hıristiyan Türkler” isimli eseri hiç şüphesiz bu konuda yazılmış en önemli kitaptır. Bizim zikrettiğimiz bütün şahıs isimleri de, yer isimleri de Hristiyan soydaşlarımıza aittir.
Demek ki, Yunan istihbaratı, bütün Hristiyanların Rum olduğu varsayımından hareket etmektedir. Bir zamanlar Türkiye tarafından da benimsenen bu varsayımın nasıl fahiş bir yanlış olduğu mübadelede Yunanistan’a gönderdiğimiz bir kısım Hristiyan′ın Türk olduklarının anlaşılmasıyla ortaya çıkmıştır. Bugün Yunanistan’da Rum oldukları gerekçesiyle Anadolu’dan gönderilen 400 bin Ortodoks Türk yaşamaktadır. Yunanistan’ın Karadenizli’nin yakasını bırakması için Türkiye bu 400 bin Ortodoksa Türk olduklarını hatırlatabilir.
Necdet Sevinç
Yazım/İmla düzenlemesi : Ayşe Sinem METE
10.01.2014

https://www.tarihtendersler.com