Halifelik

Halifelik

Halifelik, hilafet kavramı Hz. Muhammed (S.A.V.)’in vefatı ile ortaya çıkmış bir kavramdır.
Halife kelimesinin terim anlamı, bir kimsenin yerine geçen. onu temsil eden kimse demektir. Devlet başkanına denir. Toplumun başında bulunan ve toplumun fertlerini yönlendiren kişiler imam denir. İmam “ümmetin idaresini üstlenen kişi”, imâmet “imamın üzerine aldığı görev” anlamına gelir. Ayrıca cemaate namaz kıldıran kimseye önder ve yönetici niteliği sebebiyle imam, yaptığı göreve imâmet denmişse de karışıklığı önlemek amacıyla devlet başkanlığı için “büyük imamlık” (el-imâmetü’l-uzmâ, el-imâmetü’l-kübrâ) ifadesi tercih edilmiştir. İmâmet kavramı siyasî ve hukukî bir terim olarak Resûl-i Ekrem’den sonra İslâm toplumunun idaresini en yüksek seviyede üstlenen kişinin görev ve makamını ifade eder. Ancak imâmet daha çok nazarî mânada devlet başkanlığını, hilâfet ise fiilî otoriteyi belirtir. Hz. Ebû Bekir’e “halîfetü Resûlillâh” diyen sahâbîler, Hz. Ömer’e “halîfetü halîfeti Resûlillah” (esûlullah’ın halifesinin halifesi) demeye başladılar. Bu ifadenin söylenmesinin zorluğu ve daha sonraki halifeler için de uzayıp gideceğinden halifeye “emîrü’l-mü’minîn” şeklinde hitap edilmesi yaygınlaştı.

Hz. Muhammed (S.A.V.) sağlığında; Peygamberdir: Allah’tan aldığı vahyi insanlara tebliğ etmiştir. Model Şahsiyettir: Usvetu’l-hasene (en güzel örnek) olarak ahlâki açıdan örnek olmuştur. Devlet Başkanıdır: Müslümanlar siyasi bir güç olunduğunda devlet başkanlığı görevini üstlenmiştir. içtihat Yapan Yargıçtır: Allah’tan aldığı vahyi açıklayarak ve yorumlayarak Müslümanların hukukî problemlerini çözmüştür.  Öğretmendir: Müslümanların ahlak ve karakterlerini eğitmiştir. Komutandır: Savaşlarda Müslümanların ordu kumandanlığını yapmıştır.

Halife –haşa- vahiy almadığına ve almayacağına göre Hz. Muhammed (S.A.V.)’in peygamberlik (nübüvvet) görevinde halifesi değildir. Kur’an’ın yalnızca iki peygamber için [Hz. İbrahim (A.S.) Mumtehine suresi 4. ayet  ve  Hz. Muhammed (S.A.V.) Ahzab Suresi 21. ayet] için kullandığı  Usvetu’l-hasene sıfatına sahip olmadığına göre burada da halifesi değildir. Ahlaklı olmak zorunda olmadığı anlaşılmamalıdır. Ümmetin en faziletli olması istenmiştir. Halifeler de ahlaklı olmaya en azından ahlaklı görünmeye çalışmışlardır. Anlaşılıyor ki halife olan kişi devlet başkanlığı ve devlet başkanlığı ile alakalı olan diğer görevlerinde peygamberin halifesidir. Bu görevleri ya kendi yapar ya da görev vererek, yetki dağıtarak yapılmasını sağlar.

Halifelik makamının İslâm’ın hükümlerini uygulama görevi gereği dini bir gereklilik mi yoksa insanların huzuru, mutluluğu, asayiş ve güvenliği amacıyla devlet kurmalarının tabii ve akli sonucu mu olduğu İslam alimleri arasında tartışmalıdır.

Hz. Peygamber’in ölümüyle birlikte nübüvvet görevinin sona erdiğini ve bu sebeple onun yerine geçecek devlet başkanında peygamberlere has dinî yetki ve nitelikler bulunmadığını kabul eden Ehl-i sünnet’in hilâfet tarifinde halifelik; dinî değerleri koruma, İslâm toplumunu yönetme açısından Resûl-i Ekrem’e halef olmadır. Kendisini yönetecek devlet başkanını seçmek de İslâm toplumunun görevidir. Hz. Peygamber’in, kendi yerine geçecek kimseyi veya bunu belirleyecek usulü açıkça ortaya koymayıp çözümü İslâm toplumuna bırakması bunun toplum tarafından yapılabileceğini göstermektedir. “Benim ümmetim yanlış üzerinde birleşmez” (İbn Mâce, “Fiten”, 8) hadisi de bu konuda ümmete güvenileceğinin işaretini vermiştir. Bu anlayışa göre devlet başkanı dinî imtiyazlara ve üstün niteliklere sahip olmadığı gibi yaptıklarından dinen ve hukuken sorumludur. İslam alimleri halifeleri, (halifenin ilahi bir güce sahip olmadığını vurgulayarak)  “Peygamber’in halifesi, imam, müminlerin emîri” gibi isimlerle anmışlardır.  “Allah’ın halifesi” denilmesini genelde doğru bulmamışlardır.  İslâm düşüncesinde devlet başkanının yetkisi İslâm’ın genel ilkeleriyle ve ilâhî iradeyle sınırlı kabul edilir.

Ümmete ait olan hâkimiyetin nasıl kullanılacağı, adının ne olacağı, dünyada Müslümanların tek bir devlet veya organizasyon altında birleşmeleri, anayasal kurumların oluşum ve görev dağılımı gibi daha çok şekille ilgili konular ise İslâm’ın genel ilkelerine aykırı düşmediği sürece her toplumun şart ve imkânları ışığında belirleyip karar vereceği hususlar olarak görülebilir. Çünkü İslam belli bir devlet modeli önermemiştir. Genel ilkeler belirlemiş, bu ilkeler çerçevesinde İslam devletleri teşekkül ettirilmeye veya eleştirilmeye çalışılmıştır. Devlet başkanında bulunması gereken şartlar, devlet başkanının nasıl seçileceği ve devlet başkanının görev ve sorumlulukları, devlet organlarının nasıl oluşturulacağı gibi konularda ayrıntılı bilgiler Kur’an ve hadislerde bulunmaz. Genel ilkeler olarak; adalete bağlı olma, zulmü önleme, İslam’ın emir ve yasaklarına uyma, istişare ile iş görme vb. ilkelerden söz edilebilir. Devletin yönetim biçimi ve siyasî teşkilatlanması toplumların gelenek, kültür ve sosyal değerleriyle yakından ilgili olduğundan, ayrıca zamanla değişeceğinden İslâm dininin bu konularda ayrıntıya girmemesi, İslam′ın cihanşümul olması ve kıyamete kadar geçerli olması gibi temel niteliklerinin tabii gereğidir.

İslâm dini, Müslümanların nasıl bir siyasî organizasyon içinde kimler tarafından yönetileceği konusundan ziyade ehil olanın iş başına gelmesi, onun da hak ve adaleti hâkim kılması, ferdî ve uhrevî sorumluluk taşıması, Allah’ın huzurunda hesap vereceğinin bilincinde olması, kötülük, haksızlık ve zulmü önlemesi, katı ve baskıcı olmayıp insanlarla istişare ederek iş görmesi gibi temel esaslar üzerinde durmuş, kişilerin böyle bir dinî ve ahlâkî yetişkinlikte olmasına öncelik vermiştir.

Resulullah (S.A.V.)’in  devlet başkanlığı döneminde devlet yönetimi ile ilgili bir çok uygulaması olmuştur. Peygamberimizin bu uygulamaları sonraki dönemler için örnek teşkil etmiştir. Ayrıca ilk dört halifenin başa geliş yöntemleri ve onların yönetim şekilleri de örnek oluşturmuştur. Emevi ve Abbasi devirleri de İslam alimleri tarafından dikkatle takip edilmiştir.

Ehl-i sünnet, ilk dört halifenin belirlenmesinde takip edilen usule bakarak sınırlayıcı olmamak üzere iki yol ortaya koymuştur: Seçim, ahd veya istihlâf. İlkinde halifeyi İslâm toplumu veya ehlü’l-hal ve’l-akd denilen belirli niteliklere sahip kimseler, ikincisinde de bazı şartlarla iş başındaki halife seçer. Sonraları buna üçüncü bir yol eklenmiştir ki o da zor kullanarak iktidarı ele geçirenlerin belirli şartlarla Allah’ın hükümlerini açıkça çiğnemedikleri sürece meşrû yönetici olarak tanınmasıdır.

Halifelik ile ilgili üç kavram daha öne çıkmaktadır. Seçim, Biat ve Hutbe (Cuma namazı)
Halifenin “ehlü’l-hal ve’l-akd” denilen bir kurul veya kesim tarafından seçilmesi, halkın biatının alınması, dinî kuralları açıkça çiğneyen halifenin görevden azledilmesi, halifenin ilâhî bir gücünün bulunmadığı ve ümmete ait hâkimiyeti temsil ettiği, ferdî olarak Allah’a karşı sorumluluk taşıması yanında görevi sebebiyle Müslümanlara karşı da sorumluluk taşıdığı gibi hususlar tartışılmıştır. Halifede aranan şartlar, biatın şekli, seçici kurulun sayısı ve özellikleri, halifenin meşruiyetini belirleme yolları gibi konular da belirlenmeye çalışılmıştır.

Hz. Ebû Bekir’den itibaren her halife değiştiğinde biata başvurulurdu. Ancak Emevîler döneminde veliaht tayini ile saltanata geçildiğinden biatın tercih bildirmekten daha çok bağlılık sunma anlamı ağır basmıştır. Biat için çeşitli törenler düzenlenmiştir;

Resûl-i Ekrem’den sonra hutbe dinî fonksiyonu yanında siyasî hâkimiyetin sembolü olarak da önem kazanmıştır. Camilerde okunan hutbeler sırasında devrin halifesinin isminin anılması o halifenin hâkimiyetinin tanınması anlamına geliyordu. Bu âdet Hz. Ali’nin halifeliği zamanında ortaya çıkmıştır. Hutbede ismi geçen halifenin adının yanında halife sıfatını da söyleme âdetinin ise Abbâsî Halifesi Emîn’den itibaren başlatıldığı kaydedilmektedir.

Siyasî bakımdan hutbenin bir önemi de halife ile sultan veya eyalet valileri ve mahallî hânedanlar arasındaki güç dengesinin bir işareti olmasıdır. Bir hükümdarın meşruiyet kazanması onun saltanatının halife tarafından tasdik edilmesine bağlı olduğundan hükümdarlar ülkelerinde halife adına hutbe okuturlardı. Bağdat Abbâsî halifelerinin güçlerini kaybettikleri günlerde yeni ortaya çıkan devletlerin hükümdarları kendi isimlerini de halifeninkiyle birlikte hutbelerde okuttular; bunu ilk defa uygulatanın Halife Tâi‘-Lillâh zamanında Büveyhî Hükümdarı Adudüddevle olduğu nakledilmektedir. Hulefâ-yi Râşidîn döneminden itibaren genellikle halifeler namazlarda bizzat imamlık yapmakta ve cuma günleri hutbe okumaktaydılar; vilâyetlerde ise bu iş valiler tarafından yapılıyordu. Abbâsî Halifesi Râzî-Billâh’tan sonra halifeler cuma günleri nâdiren hutbe okumuş ve bu dönemden itibaren görev hatiplere bırakılmıştır.

Bu üç kavram dışında özellikle Emevi ve Abbasilerin meşruiyet için önemli gördükleri, hilafet alameti saydıkları, Resulullah (S.A.V.)’in (bürde) hırkası, minberi ve asası  ayrıca halifelerin kendi adlarına para bastırmaları  ile Hz. Osman (r.a.) dönemine kadar kullanılan Hz. Peygamber’in, üzerinde “Muhammed Resûlullah” yazılı mührü, bu mühür kaybolduktan sonra her halifenin kendi adına mühür kazdırması da anılmalıdır.

İmâmet konusunda dikkate değer bir tartışma da aynı anda iki halifenin bulunup bulunamayacağı meselesidir. Başlangıçta gerek Şîa gerekse Ehl-i sünnet aynı anda ancak bir devlet başkanının olacağı görüşündeydi. İmâmiyye Şîası’nda tayinle belirlenen bir tek imamın mevcudiyeti karşısında iki imamdan bahsedilmesi esasen mümkün değildir. Sünnîler de Sünnî-Abbâsî hilâfetinin Şiî-Fâtımî imâmetiyle tehdit edilme tehlikesi karşısında hilâfetin tekliğine daha fazla sarılmışlardır. Fakat daha sonra Fâtımî tehdidinin bertaraf edilmesi ve Abbâsîler için bir tehlike oluşturmayan Endülüs Emevî Devleti’nin kurulması üzerine bazı Sünnî âlimler (meselâ Abdülkāhir el-Bağdâdî), arada bir deniz bulunması durumunda aynı anda iki halifenin mevcut olabileceğini kabul etmişlerdir. Zeydîler de başlangıçta aynı anda sadece bir imamın mevcut olacağını söylerken III. (IX.) yüzyılda biri Yemen’de, diğeri Taberistan’da iki Zeydî imamın ortaya çıkması karşısında belirli şartlarla iki imamın mümkün olabileceğini kabul etmişlerdir. Her iki tavır, hem Sünnî hem Şiî muhitlerinde yönetim teorisinin mevcut siyasî duruma göre yeniden şekillendirilmesinin tipik örnekleridir.

Sünnî hukukçular tarafından üzerinde çokça durulan bu konu, aslında devletin hukuk ve adalete dayanıp dayanmaması açısından önem kazanmaktadır. Zalim bir halifeye mutlaka karşı çıkılmasını ve gerekirse silâh kullanılmasını zaruri gören Hâricîler bir ucu, sadece nasihat edilmesini ve etkili olmadığı takdirde karşı çıkılmayıp sabredilmesini ileri süren Mürcie diğer ucu temsil eder. Çoğunluk bu iki uç arasında yer alır ve adaletten ayrılmakla meşruiyet temelini kaybeden devlet başkanının değiştirileceğini belirtir. Ancak bunun nasıl yapılacağı açıklık kazanmış değildir. Şâfiîler, devlet başkanının adaletten ayrılmakla sıfat ve yetkilerini kendiliğinden kaybettiğini söylerken Hanefîler bunun ancak bir azil işlemiyle mümkün olabileceğini belirtirler. Azlin gerçekleştirilmesi sırasında silâha başvurmak ise fitneye sebep olacağı ve daha fazla zarar doğuracağı için genelde kabul edilmemiştir

ŞİİLERİN İMAMET GÖRÜŞÜ

Şiilerde imamet konusu daha farklı anlaşılmıştır. Şiilere göre Peygamber nasıl Allah tarafından seçilmişse onun risâlet dışındaki fonksiyonunu devam ettiren imam da Allah tarafından (nasla) seçilir. Hz. Ali’nin halife olduğu seçim yolu veya  ahd usulü işlerine yaramadığı için Ali ve soyunun Hz. Peygamber’e yakınlığı sebebiyle imâmete ehil olduğunu iddia etmişlerdir. Ancak Emevî ve Abbâsîler’in de Peygamber’in yakın çevresi içinde yer almaları hatta Abbâsîler’in Resûl-i Ekrem’in amcasının soyu olması karşısında bu yakınlık da yeterli bulunmamıştır. Şîa’nın, Hz. Peygamber’in mirasçısı olarak imâmetin kendi imamlarının hakkı olduğu iddiası hiç değilse Abbâsîler’e karşı kullanılamazdı. Çünkü veraset yoluyla intikal imâmetin Resûlullah’tan Ali’ye geçmesini sağlamazdı. Allah’ın resulü öldüğünde amcası Abbas sağdı ve imâmetin ona geçmesi gerekirdi. Nitekim Râvendiyye fırkası, Hz. Peygamber’den sonra meşrû imamın Abbas b. Abdülmuttalib olduğunu ileri sürmüştür. Sonunda Şîa, bütün bunların yerine Hz. Ali’nin bizzat Resûl-i Ekrem tarafından nasb ve tayin edildiğini ileri sürdü. Onlara göre Hz. Peygamber, Veda haccı dönüşünde Gadîr-i Hum denilen yerde yaptığı açıklama ile yerine Ali’yi bırakmıştır. Resûl-i Ekrem burada, “Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır” demiştir (Müsned, I, 84, 118, 119, 152; Tirmizî, “Menâķıb”, 19; İbn Mâce, “Muķaddime”, 11). Şîa, Sünnî kaynaklarında da yer alan bu hadisteki “mevlâ” (dost) kelimesini devlet başkanı olarak anlamış ve bu sözlerle Ali’nin Hz. Peygamber tarafından kendi yerine imam tayin edildiğini ileri sürmüştür. Şîa’ya göre bu olaydan kısa bir süre sonra da, “Bugün sizin dininizi tamamladım …” (el-Mâide 5/3) âyeti inmiş ve bu tayinle din kemale ermiştir. Hz. Ali yerine oğlu Hasan’ı, o da kardeşi Hüseyin’i bırakmış ve imâmet zinciri son imama kadar bir önceki tarafından tayin edilmek suretiyle devam etmiştir. Burada esas itibariyle imâmetin Hz. Ali’den sonra bir anlamda veraset yoluyla intikali söz konusu ise de Şîa bunu tayin yoluyla intikal olarak sistemleştirmiştir. Tayin usulünde imâmetin Hz. Ali’den başlatılması zaruri olduğundan ilk üç halifenin imâmetini reddetmek gerekmiş, Şîa da tutarlı olabilmek için Hz. Peygamber’den sonra ilk meşrû halifenin Ali olduğunu ileri sürmüştür.

Tabi onca sahabe neyse de kendisinin Gadir-i Hum’da halife tayin edildiğinden Hz. Ali’nin haberinin olmaması ayrı bir garabettir. Hz. Ali’nin devlet başkanlığı Medine’de bulunanların rızâsına dayanır ve kendisi de Muâviye b. Ebû Süfyân karşısında imâmetinin meşrûluğunu bu rızâya dayanarak savunmuştur.

Hz. Ali’den başlayıp on ikinci imama kadar gelen bu tayin usulü on ikinci imamın çocuk yaşta ölmesiyle tıkanmıştır. Aslında on ikinci imamın mevcudiyeti de tartışmalıdır. On birinci imam Hasan el-Askerî 260 (874) yılında öldüğünde çocuğu yoktu. Bazı kaynaklar, bu sebeple bıraktığı mal varlığının kardeşi Ca‘fer ile annesi arasında paylaşıldığını kaydetmektedir.

  Bir müddet on birinci imam Hasan el-Askerî’nin gāib olduğu söylenmişse de hayli tartışmalı geçen bir süreçten sonra Hasan el-Askerî’nin, ölürken dört yaşındaki oğlu Muhammed’i on ikinci imam olarak bıraktığı ve aynı yıl bu imamın gāib olduğu görüşü kabul edilmiştir. İsmâiliyye’de ise imâmet Ca‘fer es-Sâdık’tan sonra oğlu İsmâil’e, ardından onun oğlu Muhammed b. İsmâil’e geçmiş, gaybet bundan sonra başlamış ve Fâtımîler’in ortaya çıkmasına kadar gāiblik devam etmiştir.

İmamın Ehl-i beyt’ten tayin yoluyla belirleneceği değişmez bir esas olarak kabul edilince, mevcut imamın bir halef bırakmadan ölmesi durumunda gaybetten başka bir çözümün bulunması esasen mümkün değildi. Bu anlayışa göre gāib imam bir gün geri gelecek ve dünyayı zulümden kurtaracaktır. Ancak gāib imamın geçen asırlar boyunca görünmemesi ve bu süreç içinde İmâmîler’in bir devlet kurma imkânından mahrum kalması, İmâmiyye Şîası’nı bu teori üzerinde tekrar düşünmeye sevketmiş, çok sonraları imamın dönüşüne kadar ona vekâleten müctehid fakihlerin sorumluluğunda bir devletin kurulması imkânı ve mecburiyeti “velâyet-i fakih” anlayışının doğmasına zemin hazırlamıştır.

İmâmiyye Şîası, hem o günkü muhalefetinin en uygun stratejisi olarak kabul ettiği tayin usulünü haklı göstermek, hem de uğruna mücadele ettiği imamlara bir kutsiyet kazandırmak ve halk nazarında destek sağlamak için imamların mâsumiyeti teorisini geliştirmiştir. Onlara göre böyle bir tayini haklı ve gerekli kılan en önemli sebep imamların günahsız olmasıdır. Mâsum bir imamın ümmet veya ehlü’l-hal ve’l-akd tarafından seçim yoluyla veya mâsum olmayan bir halife tarafından veliaht tayin edilmesi suretiyle belirlenmesi söz konusu değildir. İmâmiyye’nin bu (la yuhti/ hata etmez, yanılmaz ve la yüs’el/ sorgulanamaz) mâsumiyet anlayışı Allah adına hükmeden, yorumlarda bulunan teokrat bir yönetici, dolayısıyla bir teokrasi anlayışı ortaya çıkarmaktadır.

Şîa’nın İsmâiliyye kolu da bu hususta İmâmiyye gibi düşünmekteyse de diğer kolu olan Zeydiyye imamın mâsum olduğunu kabul etmez. Zeydiyye’nin imamda aradığı nitelikler, imâmeti Hz. Ali / Fâtıma soyuna hasretmesi dışında esas itibariyle Sünnîler’in aradığı niteliklerdir. Zeydiyye, imamın belirlenme usulü konusunda da İmâmiyye’den ayrılır. Onlara göre ilk üç halife (Ali, Hasan, Hüseyin) bizzat Hz. Peygamber tarafından tayin edilmişse de sonrakiler için bu söz konusu değildir. Sonraki halifeler, Ehl-i beyt’ten gerekli nitelikleri haiz birinin ortaya çıkması ve zulmü önlemesiyle belirlilik kazanır. Bu görüşü sebebiyle Emevî ve Abbâsî hilâfetine en şiddetli muhalefeti emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker anlayışı dolayısıyla kardeşi Muhammed el-Bâkır’dan ayrılan Zeyd b. Ali’ye nisbetle kurulan Şiî Zeydiyye fırkası göstermiştir. Zeydîler İslâm toplumunun en faziletlisi saydıkları Hz. Ali’den önceki halifeler olarak Hz. Ebû Bekir ve Ömer’i de meşrû sayarlar. Ehl-i sünnet ise dört halife arasındaki fazilet sıralamasını bu halifelerin görev sırasına göre yapar.

İLK DÖRT HALİFENİN SEÇİMİ

Henüz Hz. Peygamber’in naaşı toprağa verilmeden ensardan (Medinelilerden) bazı kimseler Sakīfetü Benî Sâide’de (Saide Oğullarının Gölgeliğinde) toplanarak Hazrec kabilesi reisi Sa‘d b. Ubâde’ye biat etmek üzere harekete geçtiler. Ancak toplantıyı haber alan Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ın da katılması ile olayın seyri değişti ve yapılan tartışmalardan sonra Hz. Ebû Bekir’e biat edildi. Bu tartışmalarda ensar (Medineliler) İslâm’a olan hizmetlerini, muhacirler (Mekkeliler) de Kureyş’in Araplar arasındaki nüfuz ve otoritesini gerekçe göstererek içlerinden birinin halife seçilmesini istediler. Bu toplantıda aktif rol almayan Hâşimîler ise Resûl-i Ekrem’e nesep açısından yakınlığın esas alınması gerektiğini zaman zaman dile getirdiler. Belli sayıdaki sahâbî tarafından Hz. Ebû Bekir’e yapılan bu biata “el-bey‘atü’l-hâssa” denilmektedir. Daha sonra Mescid-i Nebevî’ye giden Hz. Ebû Bekir’e burada bütün Medineliler gelerek biat ettiler ve buna da “el-bey‘atü’l-âmme” adı verildi. Sa‘d b. Ubâde Hz. Ebû Bekir’e ömrü boyunca biat etmemiş, fakat aleyhinde de herhangi bir faaliyette bulunmamıştır. Sakīfetü Benî Sâide’de toplantı sürerken Hz. Peygamber’in cenazesinin yıkanmasıyla meşgul olduğu için görüşmelere katılamayan ve Hz. Fâtıma’nın vefatına kadar da bu işle ilgilenmeyen Hz. Ali başta olmak üzere Abbas, Zübeyr b. Avvâm, Utbe b. Ebû Leheb, Ebû Zer el-Gıfârî, Ammâr b. Yâsir, Übey b. Kâ‘b ve Selmân-ı Fârisî gibi sahâbîler Hz. Ebû Bekir’e daha sonra biat etmişlerdir. İslâm tarihindeki bu ilk biat ileriki dönemlerde, halifenin kamuoyu nezdinde meşruiyet kazanabilmesi için müslümanların veya onların ileri gelenlerinin desteğini almasının şart olduğu fikrinin kaynağı ve gerekçesini teşkil etmiştir.

Hilâfetin Hz. Ebû Bekir’in hakkı olup olmadığı hususu Sünnîler ile Şiîler arasında tartışmalıdır. Ancak Hz. Ali seçimden sonra hilâfet konusunda hiçbir şekilde hak iddiasında bulunmadığı gibi Hz. Ebû Bekir’e biat eden sahâbîler de halife seçiminde Şiîler’in ileri sürdüğü nasla tayin veya veraset faktörünü göz önünde bulundurmamışlardır. Onlar Hz. Ebû Bekir’i, gelişme yolundaki İslâm devletinin savunma ve yayılmasını gerçekleştirip birlik ve düzeni koruyabilecek kabiliyette gördükleri için, ayrıca Kureyş’e mensubiyeti, yaşı ve tecrübesi sebebiyle etrafında saygı uyandırması, İslâmiyet’i kabuldeki önceliği ve Resûlullah’ın en yakın arkadaşı olması gibi vasıflarından dolayı halife seçmişlerdir.

Abdurrahman b. Avf, Hz. Osman ve Üseyd b. Hudayr gibi bazı sahâbîlerin de görüşlerini alan Hz. Ebû Bekir kendisinden sonra Hz. Ömer’in halife olmasını vasiyet etti ve Hz. Osman’ı çağırarak vasiyetnâmesini yazdırdı. Bu uygulama, daha sonraki dönemlerde istismar edilerek saltanat sistemi içinde yapılagelen veliaht tayinlerine dayanak olarak gösterilmiştir. Halbuki Hz. Ömer’in bu yolla hilâfete gelişi, sahâbenin büyük çoğunluğu tarafından benimsendiği gibi ileri dönemlerde asabiyet (soy, nesep) esas alınarak yapılan veliaht tayinlerinden de oldukça farklı bir mahiyet arzeder.

Hz. Ömer kendisinden sonraki halifeyi şahsen belirlememiş, “Huzeyfe’nin âzatlısı Sâlim sağ olsaydı onu yerime bırakırdım” diyerek, seçimi altı kişilik bir şûra heyetine bırakmıştır. Bu altı kişi yaptıkları görüşmeler sonunda kendi aralarından Hz. Osman’ı seçmiş, ardından da halkın biatı alınmıştır. Bu uygulama, ileriki dönemlerde teşekkül edecek olan hilâfet nazariyelerinde halifenin ehlü’l-hal ve’l-akd tarafından seçilmesi halinde meşruiyet kazanacağı fikrine temel teşkil etmiştir.

Hz. Osman’ın bazı uygulamalarının gerek muhacir ve ensar gerekse taşradaki insanlar arasında hoşnutsuzluk uyandırması, halifeliğinin altıncı yılından sonra iç karışıklıkların giderek artması ve halifeye karşı sert bir muhalefetin oluşması, Hz. Osman’ın da görevde kalmakta ısrar etmesi ve neticede şehid edilmesi, halifenin sorumluluğu, halifenin görevini ifada kusur ettiğinde hal‘edilip edilemeyeceği, isyan ve siyasî muhalefet gibi konularda farklı görüşlerin ileri sürülmesine zemin hazırlamıştır.

Hz. Osman’ın şehid edilmesi üzerine boşalan hilâfet makamı için farklı talep ve öneriler gündeme gelmişse de isyancıların ısrarı neticesinde Hz. Ali’ye biat edildi. Ancak Hz. Osman’ın şehid edilmesiyle başlayan bu süreç Hz. Ali’nin icraatına karşı gösterilen tepkiler, Muâviye’nin Hz. Osman’ın kanını bahane ederek başlattığı iktidar mücadelesi, ashabın ileri gelenlerinin de katıldığı iç çatışmalar, sonuçta binlerce müslümanın ölümü, bu dönemden itibaren müslümanlar arasında baş gösteren ve günümüze kadar devam eden siyasî ihtilâfların başlangıcını teşkil etmiştir.

Ölüm döşeğinde iken Hz. Ali’den kendisinden sonra halife olacak kişiyi belirlemesi istendiğinde onun, “Hayır, sizi Resûlullah’ın bıraktığı gibi bırakıyorum. Allah sizi onun vefatından sonra birleştirdiği gibi birleştirir” cevabını verdiği, oğlu Hasan’a biat edilmesi hususundaki görüşü sorulunca da, “Bunu size ne emrederim ne de yasaklarım; siz daha iyi bilirsiniz” dediği rivayet edilir. Hz. Ali bu davranışıyla, halifenin iş başına gelmesinde veliaht tayininin usul haline gelmesini önlemek ya da çocuklarını sonu gelmez iktidar mücadelesinden uzak tutmak istemiş olabilir. Hz. Ali’den sonra Kûfe’de Kays b. Sa‘d’ın girişimiyle Hz. Hasan’a biat edildiyse de, Muâviye b. Ebû Süfyân’ın ısrarı üzerine müslümanlar arasında yeni bir savaşın çıkmaması için halifelikten çekildi ve görevi Muâviye’ye devretti (41/661)… Allah’a emanet olun.
irfan.karaoglu@gmail.com
18.02.2014


https://www.tarihtendersler.com