Günümüze Kadar Kıbrıs

Günümüze Kadar Kıbrıs

Kıbrıs adası jeo-stratejik konumu nedeniyle bölgesinde büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle tarih boyunca mücadelelerin odağı olmuştur. Yüzyıllarca Türk egemenliğinde yaşamış olan adanın Türkiye için önemi ise hem güvenlik açısından, hem de orada bulunan Türkler açısından çok daha fazladır ve vazgeçilmez niteliktedir.  Türkiye’ye yaklaşık 70 km. uzaklıktaki, jeolojik olarak Anadolu’nun doğal bir uzantısı olan Kıbrıs Adası, 1570 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu’na dâhil edilmiştir. Bu tarihten itibaren adada iki farklı ulusal topluluk olan Müslüman Türkler ve Ortodoks Rumlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun “Millet Sistemi” uygulaması çerçevesinde 1821 yılına kadar huzur ve barış içinde yaşamışlardır. Bu tarihte başlayan Yunan isyanı sırasında ise, ilk kez karşı karşıya gelmişler ve birbirlerine karşı güvensizlik duymaya başlamışlardır. 1829’da Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan Yunan Devleti’nin bazı önderleri Romalılaşmaya duydukları özlemi ulusal bir ideoloji haline getirmişlerdir. Megali İdea (Büyük Ülkü) olarak adlandırılan bu ideolojinin hedefi en parlak devrindeki haliyle Bizans İmparatorluğu’nun yeniden kurulmasıdır. Bunu gerçekleştirebilmenin yolu ise Enosis’tir. I.Dünya Savaşı’nı Osmanlı açısından bitiren Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasıyla yaşanan işgaller sırasında Anadolu’da ortaya çıkan ve giderek büyüyen Kuvva-i Milliye hareketi Kıbrıs Türklerini derinden etkilemiş, milli mücadelenin lideri olan Mustafa Kemal Paşa ve sürdürdüğü milli hareketin yanında olmuşlardır. İçinde bulundukları güç şartlar altında, İngilizlerin engelleme çabalarına rağmen, Kıbrıs Türkleri çeşitli etkinlikler düzenlemişler, toplanan yardımlarla, camilerde okunan dualarla, köylerde ve kentlerde verilen temsillerle, maddi ve manevi olarak Anadolu’daki Kurtuluş Savaşı’nın yanında olmuşlardır. Toplanan yardımları çeşitli yollarla Anadolu’ya göndermişlerdir. Bu etkinliklerin düzenlenmesi ve yardımların toplanmasında Kıbrıs Türk basınının önemli katkıları bulunmaktadır.

                   Kıbrıs Rumları ise savaştan sonra dünyanın yeniden şekillendirilmesini amaçlayan Paris Barış Konferansı’nda, Enosis kararı aldırmak için Aralık 1918’de bir heyetle Londra’ya giderek kulis çalışmalarına başlamışlardır. Bu gelişme karşısında ve bu kadar olumsuz koşullar, büyük baskılar altında olan Kıbrıs Türkleri, ulusal bir kongre toplamaya karar vermişlerdir. Bu kongrenin hazırlayıcıları Müftü Hacı Hafız Ziyai Efendi ile Başöğretmen, sonradan Söz Gazetesi sahibi ve başyazarı Mehmet Remzi Okan’dır. Hedeflerinden biri Kıbrıs Türk Heyeti oluşturarak Paris Barış Konferansı’na dâhil olmaktır. Ancak bu konferansa katılmalarına izin verilmemiştir. Yunanlıların Sakarya’da yenilgiye uğratılması Kıbrıs Türklerini son derece sevindirmiştir. Yunanlıların kesin yenilgiye uğratıldığı İzmir’in kurtuluşu ve 29 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu, Kıbrıs Türklerinin de bayramı olmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm dünyada tanınmasının belgesi olan Lozan Antlaşması, büyük uluslararası baskı altında gerçekleşen görüşmeler ve mücadeleler içinde imzalanmıştır. Yüzyıllardır süren sorunların tartışıldığı ve çözüm arandığı bir platformdur. Özellikle İngilizlerle çetin müzakereler gerçekleştirilmiştir. Sonuçta Kıbrıs, Misak-ı Milli sınırları dışında kalmıştır. Böylece Kıbrıs’ta 1914 tarihinden itibaren fiili olarak uygulanmakta olan ve 1920 tarihinde Sevr Antlaşması ile Osmanlı Devleti’nin de resmen tanımış olduğu adadaki İngiliz egemenliği, Lozan Antlaşması’nın 20.maddesi ile hukukileştirilmiştir. İngiltere, 1924 yılında onayladığı bu antlaşmadan sonra 1925’de Kıbrıs’ı İngiliz Kraliyet sömürgesi olarak ilan etmiştir. Bu durum Rumları hayal kırıklığına uğratmış ve eylemlerini arttırmışlardır.
Kurtuluş Savaşı süresince Kuvva-i Milliye’yi desteklemek için elinden geleni yapan Kıbrıs Türk halkı, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin en yakın izleyicisi ve Atatürk Devrimleri’nin uygulayıcısı olmuştur. Fakat uluslararası konjonktür gereği, bağlı olduğu ittifaklar ve dahil olduğu antlaşmalar gereği Türkiye, adadaki Türklerle ilişkisini kültürel düzeyle sınırlı tutmuştur. Atatürk’ün uzun yıllar yanında bulunan Kıbrıslı Saffet Engin’in hatıralarında Atatürk’ün Kıbrıs konusunda düşünceleri görülebilmektedir. Kıbrıs’ın geleceğini soran Engin’e Atatürk’ün verdiği yanıt: “Onun da sırası gelecek Saffet” olmuştur.

               İlerleyen süreçte yaşanan II. Dünya Savaşı’nda Yunanistan, İngiltere’nin olduğu ittifaka dahil olmuştur ve savaş, bu ittifakın lehinde sona ermiştir. Bunun üzerine Yunanlılar, İngiltere’den adayı tekrar talep etmişlerdir. Zaten İtalya’nın Oniki Ada’yı 1947’de Yunanistan’a bırakmış olması da hedefe çok yaklaşıldığını göstermektedir. Buna karşın Vali Lord Winsten, Kıbrıs’ın özerk bir yönetime sahip olmasını önermiş ve bu önerinin görüşülmesi için Türk ve Rum temsilcilerini çağırmıştır. Ancak konu ile ilgili yapılan ilk toplantıda Rum temsilcileri, “Enosis’ten başka bir konu üzerinde durmayız” diyerek toplantıyı terk etmişlerdir. Bu duruma Türklerin bakışını ise Kıbrıs Türk mücadelesinin lideri Dr.Fazıl Küçük’ün, İsmet İnönü’ye gönderdiği bir telgraftan aktaralım: “28 Kasım 1948 tarihinde, Lefkoşa’daki Ayasofya Mitinginde 15 bin Türk, Kıbrıs Rumlarının Yunanistan’a ilhak ve muhtariyetin tamamıyla Türklüğün mahvına sebep olacağına ve adanın asayişini bozacağına olan inançlarını bir kez daha dile getirmişlerdir.”
Buna karşın Rumların Enosis yönündeki faaliyetleri hızla devam etmektedir. 1950 yılında Kıbrıs Rum Komünist Partisi (AKEL) ve Kilise işbirliği sonucu Rum kiliselerine konulan “Enosis istiyorum” başlıklı defterlere atılan imzalar, katılanların %96’sının Enosis’i istediği dünyaya duyurulmuştur. Oysaki katılanların içinde Kıbrıs Türkleri bulunmamaktadır. Anılan gelişmeler karşısında Türkiye Cumhuriyeti’nin tavrı, olayların dışında yer almaktır. Bunu da dönemin Türk dışişleri bakanları çeşitli vesilelerle dile getirmişlerdir. Nitekim Cumhuriyet Halk Partisi Hükümetinin Dışişleri Bakanı Necmeddin Sadak 23 Ocak 1950’de TBMM’de “Kıbrıs meselesi diye bir mesele yoktur” beyanatını yaparken, aynı yıl yapılan seçimleri kazanarak hükümete gelen Demokrat Parti’nin ilk Dışişleri Bakanı olan Fuat Köprülü de TBMM’de yaklaşık aynı sözleri söylemiştir. Türkiye’nin takınmış olduğu pasif tutum, Enosis isteyen Yunanlıların ve Kıbrıs Rumlarının işine yaramıştır.
4 Temmuz 1952’de Atina Radyosu’nda yayınlanan bir programda içinde bulunulan durum ve Yunanistan’ın tutumu net biçimde anlatılmaktadır: “Atina Başpiskoposu Spiridon ve beraberindekiler Venizelos’u ziyaret etmiş, Kıbrıs Adası’nın anavatan’a ilhakına engel olan idarenin ne kadar devam edeceğini sormuş ve nüfusun %90’ının Yunanistan’a ilhakı şiddetle arzu etmekte olduğunu belirterek konunun Birleşmiş Milletler Konseyi’ne götürülmesini istemiştir. Cevap olarak da Venizelos, Yunan hükümetinin Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı için elinden geleni yapmaya devam edeceğini ve gerektiğinde Birleşmiş Milletler’e müracaat edilebileceğini bildirmiştir. Bugün (4 Temmuz 1952), Atina’da ve bütün Yunanistan’da, İngiltere’nin Kıbrıs meselesinde takındığı tavrı protesto eden büyük bir gösteri yapılmıştır. Kilise, matem işareti olarak çanlarını çalarken, halk sokağa çıkmamış, resmi ve resmi olmayan işyerleri, okullar kapanmış, deniz, kara ve hava seferleri durdurulmuştur. Kıbrıs başpiskoposu, Amerika büyükelçisine de muhtıra vererek, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı için Amerika’nın desteğini istemiştir.”

               Gelişmeler ışığında 29 Eylül 1952 tarihinde Federasyon Başkanı Faiz Kaymak Türkiye’ye gelerek Fuat Köprülü ile görüşmüş, mevcut durumu aktarmıştır. Buna karşılık “Türkiye’nin düşmanı çok. Türkiye sağlam kaldıkça Kıbrıs Türkleri de sağlam kalır. Şimdi Yunan dostluğu vardır. Dostluklar zaruridir. Fakat sizinle alakamızı kesmeyeceğiz. Adada banka, sigara fabrikası ve gazeteler kurulmasına destek olacağız. Öğretmen göndereceğiz” cevabını almışlardır. Daha sonra Başpiskopos seçilen Makarios, Yunanistan’la birlikte konuyu 1954 yılında Birleşmiş Milletler’e götürmüş ve plebisit sonuçlarının tanınmasını istemiştir. Kıbrıslı Türklerin katılımı olmaksızın alınan bu sonucu Kilise, Kıbrıs halkının kararı olarak dünyaya aktarmıştır. Bu plebisit artık Rumların mücadele hedef ve stratejisini kesin olarak göstermektedir. Sonuçta Birleşmiş Milletler söz konusu başvuruyu kabul etmemiştir. Bunun üzerine Kilise, silahlı mücadele kararı alarak hazırlıklara başlamıştır. Makarios, Yunan hükümetinden silah ve maddi destek almak için Yunanistan’a gitmiş, aralarında General Grivas’ın da olduğu Enosis taraftarlarıyla görüşmüştür. Görüşmelerin sonucunda Enosis’i örgütlemek üzere, Kıbrıs Mücadelesi Ulusal Örgütü (EOKA) kurulmuştur. Ardından Grivas, gizlice adaya gelmiş ve beraberinde silah, bomba ve cephane de getirmiştir. Bir taraftan da Kilise, kendisine bağlı olarak kurulan gençlik örgütlerinden EOKA’ya militan yetiştirmektedir. Hazırlıklarını tamamlayan EOKA, 1 Nisan 1955’te adanın her tarafında bombalı saldırı düzenleyerek eyleme geçmiş, önce, İngilizlere karşı düzenlenen eylemler, kısa sürede Türklere yönelmiştir. Türk halkı da varlığını sürdürebilmek adına savunma amaçlı örgütlenmelere başlamıştır. Adadaki şiddet eylemlerinin artışı, İngiltere’yi EOKA’ya karşı Türklerin desteğini aramaya yöneltmiştir. Yeni bir Kıbrıs politikası belirleyen İngiltere, Londra’da bir konferans toplanması için girişimlerde bulunurken, politikasını Türkiye’nin de soruna resmen taraf olması üzerine kurmuştur. 29 Ağustos 1955’te çalışmalarına başlayan Londra Konferansı’nda Türk Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Türkiye’nin Kıbrıs politikasını açıkladığı konuşmasını, “Türkiye statükodan memnundur ve korunmasını istemektedir. Ama eğer mevcut durumda bir değişiklik yapılacaksa, en doğru yol adanın eski sahibi olan Türkiye’ye verilmesidir” şeklinde tamamlamıştır. Konferans bir sonuca ulaşamadan dağılmıştır. Ancak bu sonuçta etken olan bir olay Türkiye’de yaşanan 6-7 Eylül olaylarıdır. Bu olaylar sonrası Türkiye-Yunanistan ilişkileri kopma noktasına gelirken, Kıbrıs’ta EOKA eylemlerini iyice arttırmıştır. Türkiye’nin taraf olmasından sonra güçlenen Kıbrıs Türkleri de harekete geçmiştir. Fazıl Küçük’ün liderliğini yaptığı parti, Kıbrıs Türktür Partisi adını almış ve ilk direniş örgütü olan Volkan kurulmuştur.

                  İngiltere’nin politikasında yapılan değişiklik, Türkiye’de yankısını bulmuş, Türkiye’nin bakışı da “taksim” yönünde şekillenmeye başlamıştır. Bu konuda Economist dergisinde yayınlanan bir mülakat bu değişime ingilizlerin bakışını özetlemektedir. “Türkler statüko veya Türk hakimiyeti yerine Kıbrıs’ın taksimi tezini kabul etmekle Kıbrıs meselesinde bir anlaşmaya varmak hususunda Yunanlılardan çok daha uzlaştırıcı olduklarını bilfiil göstermişlerdir. Fakat Kıbrıs meselesinde Türklerin hayati menfaatlerinin nazarı itibara alınmadığına kanaat getirirlerse İngiltere ile olan münasebetlerinin mahiyeti kaçınılmaz olarak tümüyle değişecektir”.
Yaşanan olaylardan sonra ilişkileri yeniden düzeltmek için özellikle Türkiye’nin büyük çabaları olmuştur. Konuyla ilgili, Necdet Evliyagil’in Başbakan Adnan Menderes’e gönderdiği 22 Eylül 1955 tarihli raporda, Türkiye ve Yunanistan arasında gerçekleşen yakınlaşma nedeniyle Makarios’un, pasif bir politika izlemeye karar verdiklerini ilan ettiği, Türklere bir şey yapılmayacağını ancak Kıbrıs’ta yeni bir anayasa yapılması teklifi getiren İngilizlere karşı etkin önlemler alınacağını söylediği bildirilmektedir. Ayrıca, tedhişçilerin İngiliz bayrağını parçaladıktan sonra, 2000 kişilik bir kafilenin, Yunan bayrakları dikerek “Yaşasın EOKA, Yaşasın Enosis” diye haykırdıkları, daha sonra da bir askeri jipi devirerek yaktıkları anlatılmakta ve polisin ihmalinden söz edilmektedir. Ayrıca Makarios kilisede verdiği bir beyanatta, İngiltere’nin Kıbrıs halkına teklif edeceği anayasayı Kıbrıs halkının kabul etmeyeceğini ve ada halkının hükümranlık prensibi için sonuna kadar mücadelesine devam edeceğini bildirmiş ve şöyle demiştir; “gayemize ulaşmak için tehditler, sürgünler, ölüm cezaları bizi zerre kadar ürkütmeyecektir. Mukadderatımızı tayin hususunda kanımızın son damlasını bile vermeye hazırız.
Hürriyet, kemiklerimizin üzerinde dalgalanacak ve geride kalanlarımız bu adaya sahip olarak mesut günler yaşayacaklardır”. Bu beyanattan da açıkça anlaşılacağı üzere, Kıbrıs Rumlarının ilk hedefinde, önlerine anayasa engeli çıkararak ilhakı, Enosis’i engelleyecek güç olarak gördükleri İngiltere vardır. Kıbrıs halkının istediği hükümranlık prensibinin de Kıbrıs halkının talebi olduğu söylenirken, kanlarının akıtılmayacağı söylenen Kıbrıs Türk halkının dikkate bile alınmadığı görülmekte dir. Plana göre sıra onlara daha sonra gelecektir. Makarios’un söyledikleri ve adada fiilen yaşananların doğal sonucu olarak ortaya çıkan, önceleri yerel ve bölgesel örgütler olarak kurulan Volkan, Karaçete, 9 Eylül Cephesi gibi örgütlerin yeterince etkin mücadele edemediği düşüncesi ise Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Kemal Tanrısevdi tarafından 1957 yılı Temmuz ayında Türk Mukavemet Teşkilatının kuruluşuna yol açmıştır. Belirtilen örgütler, TMT bünyesine alınmıştır. TMT’nin amacı savunma yapmak, EOKA’nın saldırılarına karşılık vermek, Türk bölgelerini korumak, adadaki Türk varlığının devamını sağlamaktır.Bunda da başarılı olunmuştur.Alıntı-düzenleme 25.12.2012

tarihtendersler.com