Ehl-i Sünnet Ve Türklerde Din Birliği

Ehl-i Sünnet Ve Türklerde Din Birliği

Ehl-i Sünnet Ve′l Cemaat
Hz. Muhammed (S.A.V.)’in sağlığında meseleler ve tartışmalar onun yönetiminde çözülüyordu.  O, Allah’ın gözetiminde biri olarak dinin kaynaklarından birisi ve ilk ve asıl kaynak olan Kur’an-ı Kerim’in insanlara tebliğ edicisi idi. Ona karşı çıkanlar ancak kâfirlerdi. Müslümanlar arasında olan anlayış farkları ve yorum tartışmaları da onun nezaretinde çözüm buluyordu. Vefatından sonra çıkan siyasi, ekonomik, etnik vb. çıkar amaçlı tartışmalar ve savaşların din kılığına bürünmesi fazla zaman almadı. Daha yakın akrabalarından olan ilk dört halife zamanında (ilk iki halife kayınbabası, üç ve dördüncü halife de damadı idi) farklı mezhepler oluşmaya başladı.
Hz. Ali (r.a.) döneminde Hariciler İslam ana gövdesinden ayrıldı.  Hariciler, sözlük anlamı olarak çıkanlar ayrılanlar anlamına geliyordu. Ayrılık sebepleri –diğer tüm ayrılanlar gibi- dini görünmesine rağmen siyasi idi. Bu ayrılığı diğerleri takip etti. Emeviler, Emevi iktidarının Allah’ın kaderi olduğu, kendilerine karşı çıkanların Allah’a karşı geldiği iddiasıyla CEBRİYE mezhebini kurarak İslam ana gövdesinden ayrıldılar. Kader yoktur iddiası ile ortaya çıkan daha sonra Emevilerin rakibi olan Abbasilerin bir dönem mezhebi olan MUTEZİLE de Müslümanların ana gövdesinden ayrıldı.  Mutezile de kelime olarak “ayrılanlar, uzaklaşanlar, bir tarafa çekilenler” anlamına gelir.  Hz. Muhammed (S.A.V.) tarafından Hz. Ali (r.a.)’a halifeliğin vasiyet edildiği iddiası ile ŞİA’da ayrıldı. 
                En’am Suresi, 159. Ayet:  “Dinlerini parça parça edip guruplara ayıranlarla artık senin hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah, onlara yapmakta oldukları şeyleri haber verecektir.”
 
Pekâlâ, ayrılmayanlar ne düşünüyordu? Ayrılanların iddialarına ne cevap vermek gerekiyordu? Ayrılmayanlara ayrılmayanlar ismi verildi. EHL-İ SÜNNET VE’L-CEMAAT yani Resulullah’ın sünnetine bağlı olan ve cemaatinden ayrılmayanlar.
Ehli Sünneti anlatmadan önce şunu söylemek gerekir ki; EHL-İ SÜNNET VE’L-CEMAAT bir mezhep değildir. İçinde İtikadi (inançla ilgili) ve Ameli (ibadet, cezalar ve diğer davranışlarla ilgili fıkhi, hukuki) mezhepler olan İslam’ın ana gövdesidir. Günümüzde; 1- EŞ‘ARİYYE ve 2- MÂTÜRÎDİYYE itikadi (inanç) mezheplerinden oluşan Ehl-i Sünnet, Müslümanların % 90 civarında olan çoğunluğunu içinde barındırmaktadır.  Fıkıhtaki (ameldeki) Ehl-i Sünnet mezhepleri ise; 1- HANEFİ MEZHEBİ, 2- ŞAFİ MEZHEBİ, 3- MALİKİ MEZHEBİ ve 4- HANBELİ MEZHEBİDİR.  Bunların dışında da Sünni mezhepler olmuş ancak takipçisi olmadığı için kaybolmuştur. Bazı Sünni mezheplerin adıyla sonraları yeni oluşumlar (Selefiye adına çıkanlar gibi) çıkmışsa da Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından Sünni olarak kabul edilmemişlerdir.
Ehli Sünnetin en büyük ameli (fıkhi) mezhebi olan Hanefilik aynı zamanda bütün Müslümanların yarısından çok fazlasının mezhebidir. Ehl-i Sünnet içinde bulunan mezhepler, Müslümanların büyük çoğunluğu tarafından Hak mezhepler olarak kabul edilmiştir. Ehl-i Sünnet dışında kalanlara kâfir denilmese de dinen sapık yani ana yoldan sapmış kabul edilmiştir.
Bazen Kur’an ile birlikte mezheplerin bilgi kaynağı olan peygamberimiz için sorulan Hz. Muhammed (S.A.V.) hangi mezheptendi sorusu, okul müdürü hangi sınıfta öğrencidir sorusu kadar saçmadır.
Sünnet kelimesi sözlükte; ortaya konulan, açılan yol, gidişat ve hayat tarzı anlamlarına gelir. Sünnet terim anlamı olarak Hz. Muhammed (S.A.V.)’in sözlerine, davranışlarına ve takrirlerine denir. Takrirleri gördüğü halde bir şey söylemeyerek karşı çıkmadığı işlerdir.
Ehli Sünnet ve’l- Cemaat ifadesi kapsayıcı ve açıklayıcı görülmüştür.  Ehl-i Sünnet denilmesi ile Kur’an’dan sonra dinin kaynaklarından olarak Peygamberimizin sünnetinin kabul edildiği anlatılmaktadır. Cemaat ise Resulullah’ın cemaati yani sahabeyi anlatır. Bu isimlendirme ile cemaatten ayrılınmamasını isteyen bazı hadislere gönderme yapılmaktadır.

EHL-İ SÜNNETİN TEMEL İLKELERİ
1- Ehl-i sünnete göre dinin temel iki kaynağı vardır. Birincisi Kur’an-ı Kerim, ikincisi ise Hz. Peygamber’in sünnetidir.
Ahzab Suresi, 36. Ayet: “Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.”
Bu ilke Mecelle’ye “mevrid-i nass’da ictihada mesağ yoktur” ifadesi ile girmiştir. Nass yani Kur’an ayeti ve hadis olan konuda ictihada yani bir alimin görüş bildirmesine, hüküm çıkarmasına mesağ, gerek yoktur. Bu ilke gereği, ayet ve hadislerin açıklanması veya yeni çıkan meselelerde toplum yararı için yorumlanması şeklinde yapılan ictihatlar dışında, nass bulunan yerde kıyas yoluyla ictihad yapılamaz. 
İmam Ebu Hanife,” kıyas (akıl), nassa (Kur’an ve Sünnete) tercih edilseydi, unutarak oruç yemeyi, hatayla yemeğe kıyas eder ve orucun bozulacağını söylerdim. Ne var ki hakkında hadis varid olmuştur. Binaenaleyh nass (nakl), kıyasa (akla) tercih edilir ve unutarak yemekle oruç bozulmuş olmaz” demiştir
2- İmanın şartları altıdır. Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, Ahiret Gününe; öldükten sonra dünyada yapılanların karşılığını görmek üzere dirilmeye ve Kadere; Allah’ın her şeyi bir ölçü, miktar üzere yarattığına, hayır ve şerrin Allah tarafından yaratıldığına, kul iyilik isteyince Allah’ın yaratıp râzı olduğuna, kötülük isteyince yaratıp razı olmadığına iman.
3- İman ya vardır ya da yoktur. Kişi ya Müslüman’dır veya kâfirdir. İman artmaz eksilmez. Bir kişinin iki imanı ötekinin üç imanı olmaz. Ancak imanın kalitesi, yakini, kuvveti ve ibadet zevki artar veya eksilir. Sürekli işlenen günahlar kalbi öldürür, imanı zayıflatır ve ibadet neşesini yok eder.
4- Büyük günahları işleyenler dinden, imandan çıkmaz, kafir olmazlar. Şirk ve açık küfür mutlak günahlardır. Bunların dışında olan günahlar kendilerinden büyük olanlara oranla küçük, küçük olanlara göre de büyüktürler. İşte, küfürün dışında kalan bu günahlardan hiçbiri işleyeni, yapanı imandan çıkarmadığı gibi küfüre de sokmaz. İşlediği günahı hafife almamak ve helâl görmemek şartıyla, bir insan şirk dışındaki büyük günahları işlemekle “fâsık” ismini almakla birlikte, imandan çıkmadığına, öldüğünde üzerine cenaze namazı kılınacağına ve tevbe etmeden ölse de Allah’ın dilerse onu afvedeceğine Ehl-i Sünnet’in ittifakı, hattâ icmaı vardır. Zaten Allah, şirkin dışında kalan küçük ve büyük günahları kulun tevbe etmesiyle affedeceğini bildirmiştir. Amel önemli olmakla beraber imanın parçası değildir.
5-  Ehl-i kıbleyi tekfir etmek kesinlikle caiz değildir. Ehl-i Sünnet kendisini tekfir eden (kafir sayan) mezhep mensupları da dahil Müslüman olduğunu iddia edip, kıbleye yönelen hiç kimseyi tekfir etmez.
6- Şefaat haktır, ahirette peygamberlerin ve Allahu Teala’nın izin verdiği meleklerin, iyilerin, Allah’ın şefaat edilmesine izin verdiği günahkar Müslümanlara şefaati haktır. Allah ahirette müminlere kendisini gösterecektir.
7- Eh-i Sünnete göre, Cennet ve cehennem ebedidir. Kalbinde zerre kadar iman ve Allah sevgisi ile ilâhî huzura gelenler, günahları yüzünden cehenneme girseler de, orada ebedî olarak kalmayacaklardır.
8- Hz. Muhammed (S.A.V.)’in ashabına karşı edepli ve saygılı olmak esastır.

Burada yazılan ilkeler kısaca bilgi vermek amaçlıdır. İlkelerin doğuşu bölümünde de bir kısmı anılmıştır. İsteyen geniş bir şekilde Ehl-i Sünnetin ilkelerini araştırabilir. Mezheplerin gereksiz olduğunu ileri sürenler burada geçen, tarih boyu tartışılan konular, sorulan sorular hakkında fikrini beyan ettiğinde beğenen insanlar yeterli sayıda olur ve sürdürecek bir topluluk bulabilirse onların yorumları, görüşleri de bir mezhep olur. Ehl-i Sünnet alimleri mezhep kurmak iddiası ile ortaya çıkmadı hepsi önüne gelen meseleleri, soruları İslam’a uygun olarak çözebilmek için uğraştılar, emek harcadılar. Sonunda kabul ve itibar gördüler, bir kısmının yöntemleri ve içtihatları öğrenci ve takipçileri tarafından devam ettirildi. Böylece birer ekol, mezhep kurucusu olmuş oldular.

İLKELERİNİN DOĞUŞU VE TEŞEKKÜLÜ
Hicrî I. yüzyılın sonuna doğru Emevîler’in cebir inancını siyasî amaçlarla yaymaya çalışmasına karşılık Ma‘bed el-Cühenî’nin kaderi inkâr etmesi, Hariciler’in günah işleyen herkesi tekfire kalkışması, hayatta bulunan sahâbîleri ve tâbiîn âlimlerini bu konularda Kur’an ve Sünnet’teki hükümleri inceleyerek cevap vermeye yöneltmiştir.

Özellikle sahabenin ayrılanlara verdikleri cevaplar ile Ehl-i Sünnet’in ilk temelleri oluşturulmuştur. Ebû Hanîfe, Hz. Ali’nin Hâricîler’e karşı takındığı tavırla büyük günah işleyenin mümin olduğuna işaret etmesini dikkate alarak onu Ehl-i sünnet’in öncüsü saymıştır.   Kaderi inkâr ederek Mutezile’nin öncülerinden sayılan Ma‘bed el-Cühenî’den teberrî ederek kaderi iman esasları arasında gören Abdullah b. Ömer, tâbiînden Kaderiyye’yi red hakkında küçük bir risâle yazdığı nakledilen Ömer b. Abdülazîz, er-Red `ale’l-Kaderiyye adlı risâleyi kaleme alan Zeyd b. Ali, ircâ görüşünün ilk temsilcisi sayılan Hasan b. Muhammed b. Hanefiyye ve kader konusunda bir risâlesi bulunan Hasan-ı Basrî’yi Ehl-i sünnet’in ilk temsilcileri olarak zikretmiştir.  Bunlardan Ömer b. Abdülazîz hakkında Ebû Dâvûd’un naklettiği bir rivayet (“Sünnet”, 7) Sünnî akîdenin oluşmasına tesir etmiştir. Ömer b. Abdülazîz müslümanları, her türlü hatadan uzak bulunan Hz. Peygamber’in sünnetine davet etmek suretiyle bid‘atçı görüşlerden sakındırmış, itikadî konularda tartışmalara girişmeyen ashabın yolunu tavsiye etmiş, ayrıca her şeyin ilâhî irade çerçevesinde cereyan ettiğine inanarak kadere iman noktasında teslimiyet gösterilmesini gerekli görmüştür. Onun bu görüşleri Ehl-i sünnet akîdesinin ipuçlarını taşımaktadır. Başlangıç dönemi Ehl-i sünnet sisteminin şekillenmesinde önemli rol oynayan âlimlerin başında Hasan-ı Basrî gelir. Hasan-ı Basrî Müslümanların mevcut yönetime isyan etmelerini doğru bulmamış, halkı fitneden uzak tutmaya ve cemaat şuurunu geliştirmeye çalışmış, bu sebeple Emevîler’in uygulamalarını ve mezhepleri Cebriyye’yi ağır bir dille eleştirmesine rağmen onları Hulefâ-yi Râşidîn’den sonra meşrû idareciler olarak kabul edip, Ehl-i sünnet’in konuyla ilgili ilk habercisi rolünü oynamıştır.

Ehl-i sünnet akaidinin oluşmasına etki eden âlimlerin en önemlisi şüphe yok ki Ebû Hanîfe’dir. EBU HANİFE akaid risâlelerinde bid‘at ehli karşısında İLAHİ SIFATLARI, KADERİ ve ŞEFAATI İSPAT ETMİŞ,  KUR’AN’ın mâna itibariyle MAHLUK OLMADIĞINI söylemiş, KULLARIN FİİLLERİNİN ALLAH TARAFINDAN YARATILDIĞINI  savunmuş, BÜYÜK GÜNAH İŞLEYENİN DE MÜMİN olduğuna hükmederek âhirette göreceği muameleyi ilâhî iradeye havale etmiş ve böylece Ehl-i sünnet akîdesinin en önemli meselelerine ışık tutmuştur. Ebû Hanîfe’den sonra İmam Mâlik, Mu‘tezile ile diğer bid‘at fırkalarının akaide dair faaliyetlerine paralel olarak sünneti ön plana çıkarıp ta‘tîl, teşbîh ve tecsîm görüşlerini reddetmiş, İmam Şâfiî İsbâtü’n-nübüvve ve er-Red `alâ ehli’l-ehvâ` adlı eserlerinde muhafazakâr akîdeyi savunmuştur.
Eş‘arî’nin Suriye – Irak havzasında kurduğu kelâm mektebine nisbetle akılcılığa daha çok önem veren ve kökleri Ebû Hanîfe ile onun ilmî silsilesine dayanan diğer bir Sünnî kelâm mektebi Ebû Mansûr el-Mâtürîdî tarafından Mâverâünnehir havzasında kurulmuştur. Türk bölgelerindeki bid‘at fırkalarını çökerten ve Mâtürîdiyye veya Hanefiyye adıyla anılan bu Sünnî kelâm mektebi Hanefilerin itikadi mezhebi olarak, Eş’arilik ile birlikte günümüze kadar gelmiştir.

Tarihte birçok cemiyetlerin ilimsiz yaşadıkları görülmüştür, ama hiç birinin dinsiz yaşadığı görülmemiştir.
Erol GÜNGÖR (Din Meselesi, Töre Dergisi, 1973)

Seyit Ahmet Arvasi: “… Batı’ya, Avrupa’ya gittiğinizde hangi millettensin diye sorarlar. Eğer Türk’üm dersen ikinci soruya muhatap almazsın. Çünkü bilirler ki sen Müslümansın. Türk demek, Müslüman demektir. Ama Arap’a Hıristiyan mısın, Müslüman mısın diye soruyorlar… Aradaki farkı şimdi anladın mı?.. Türkler millet olarak hep beraber İslâm’ı seçen bir millettir. İslâm’a büyük hizmetleri olmuştur ve hâlâ da olmaktadır. Bulgar da olabilirsin, Makedon da olabilirsin; hatta Afrikalı zenci de olabilirsin. Ama ne olursan ol, eğer Müslüman’san Türk’e saygı göstermelisin. Bu milletin İslâm’a hizmetleri unutulmaz onun için de bu millet sevilir.”

Allah yaygın anlayışa göre en az 124 bin peygamber ve yalnızca bir din göndermiştir; İslam, Allah İslam’dan başka bir din göndermemiş ve Al-i İmran Suresi, 85. Ayette; “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” Buyurmuştur. Dinlerin çok Tanrılı dinlerden, naturizm dininden filan evrim geçirerek tek tanrılı dinlere ulaştığı teorisi yapılan araştırmalar sonunda iflas etmiştir. Tam tersine tek tanrılı dinlerin bozulmasıyla diğer dinlerin oluştuğu anlaşılmıştır. İbrahim ve İsmail (a.s.) lar gibi büyük peygamberlerin torunlarının putperest olup, Allah’a ibadet amacıyla yaptıkları Kâbe’yi put haneye çevirmeleri gibi zaman içinde toplumlar gerçek dini bozmuşlardır.   Allah’ın elçileri ile gönderdiği din tahrif edilince, bozulunca Allah yeni bir elçi ve bazen yeni bir kitap ve yani bir şeriat göndererek mesajını yenilemiş, insanları niçin yarattığını hatırlatmıştır. Allah eski kitap ve mesajlarının bozulmasına, unutulmasına izin vermiştir. Bakara Suresi, 106. Ayette; “Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak, yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?” Buyururken, Hicr Suresi, 9. Ayette anlatılan Kur’an’ın korunma sebebini de açıklamaktadır. Daha önceki kitapların, ayetlerin yerine daha hayırlısı veya misli, benzeri geleceği için yürürlükten kaldırılmakta veya unutturulmaktadır. Kur’an son kitaptır. Yerine gelecek daha hayırlı veya benzeri kitap, ayet yoktur.
Erol Güngör ve Arvasi Hocalardan yaptığım alıntılardan dinsiz bir toplumun olmadığı, olamayacağı ve Türklerde din birliğinin İslam dini ile sağlandığının bilindiğini görüyoruz. Günümüzde kendisini Türk kabul eden gayrimüslim Türklerin azlığının farkındayız. Yaklaşık iki yüz bin nüfusuyla Hıristiyan Gagavuzlar, beş yüz bin kişi civarında Şamanist Sibirya Türkleri ve iki milyona yaklaşan Hıristiyan Çuvaşlar ve birkaç bini geçmeyen nüfusu ile Yahudi Karaimler toplam Türk nüfusunun yaklaşık yüzde birini oluşturmaktadır. Türklerde din birliği Türklerin %99’unun Müslüman olmasıyla sağlanmış durumdadır. Mezhep birliği de aynı şekilde %90’ının Hanefi- Maturidi mezhebinden olmasıyla büyük ölçüde sağlanmıştır. Türk milletinin İslam Dininde ve Hanefilik mezhebinde merkezileştiği ve Türklerde yönelişin buraya doğru olduğu anlaşılmaktadır.

Atalarımızın yaptığı bu seçimin doğru bir seçim olduğunda şüphe yoktur. Başka hiçbir inanç bu oranda Türklerde din birliğini sağlayamazdı. Gök Tanrı dini (Şamanizm) eski dinimizi anlamada çok değerli olsa da ancak Sibirya ve civarında, iletişimin diğer din ve milletlerle etkileşimin az olduğu coğrafya ve iklim şartlarında varlığını bir süre daha devam ettirebilir. Anadolu gibi metre kareye düşen ajan ve misyoner sayısı bakımından açık ara dünya lideri olan bir coğrafyada varlığını sürdüremez. Yüzlerce dinin, mezhebin misyonerinden başka ateizmden satanizme, deizmden agnostisizme birçok felsefi, dini görüşlere cevap verip inanç birliğimizi İslam’dan başka hiçbir din sağlayamaz. Günümüzde yapılan bütün aleyhte propagandaya ve çok kötü örneklere rağmen mensuplarının sayısı artan tek din olması, İslam’ın sağlam ve doğru yapısından kaynaklanmaktadır.

Osmanlıyı eleştirdiğimiz konulardan birisi de Cumhuriyet devrinde de devam eden, başka milletlerin gönlünü alacağız diye Türk milletinin aşağılanması, diğerlerini başımızın üstüne çıkartılmasıdır. Sonunda diğerleri dost olmadı ama birçok Türk Türklüğünden utanıp veya diğerlerinden olmayı kârlı sayıp, Arapçılık, Arnavutçuluk vs. yapar oldu.  Türk’ten başka herkes muteber ve imtiyazlı olunca özenilir oldular. Şu anda uğraştığımız bölücülerin soylarına bakarsanız birçoğunun Avşar, Badıllı gibi Oğuz Boylarına bağlı aşiretlerden olduklarını görürsünüz. Türk olduğunu söyleyenlerin köylerine stabilize yolu çok görenler Türk olmadığını söyleyenlerin köylerine asfalt yol yapıyorlar. Allah’ın yarattığı insanlara, milletlere saygı göstermek için kendimizi aşağılamaya, hor görmeye, inkar etmeye gerek yoktur. Bu diğer dinlerden ve mezheplerden olan insanlar için de geçerlidir. Onların dinlerine kendi dinimizi, inancımızı aşağılamadan da saygı gösterebiliriz.

Milliyetçilik aidiyet hissi ve mensubiyet şuurudur. Kişinin kendisini nereye ait hissettiği ve nereye mensup olduğunu idrak etmesi önemlidir. Şüphesiz soy ve din aidiyet duygusu veren önemli unsurlardır. Ancak çok az kişi kendisini soy ve din birliği olmadığı bir yere ait hissedebilir. Peki, Müslüman olmayan Türkler kendilerini nereye ait hissediyorlar? Mesela Türkiye ile Rusya arasında bir savaş çıksa Hıristiyan Türkler kendilerini Türkiye’ye mi yoksa Rusya’ya mı yakın hissederler? Rusya’daki Müslüman olan Türklerin büyük çoğunlukla kendilerini Türkiye’ye yakın hissedeceğinden şüphemiz yoktur. Aynı şeyi aynı kuvvetle Hıristiyan Türkler için söyleyemiyoruz. Şüphesiz içlerinden kendisini bize yakın hissedenler olacaktır ancak önemli bölümünün din kardeşlerine yakın olması bizi şaşırtmayacaktır. Din birliği soy birliği kadar önemlidir. Malazgirt Savaşı sırasında soy birliğini seçip Alpaslan’ın ordusuna geçen Türkler olduğu gibi Milli Mücadele sırasında bile Rumların yanında yer alan ve Atatürk tarafından Yunanistan Türkleri ile mübadele edilen Karamanlı Ortodoks Türkleri unutmamalıyız. 
 Ülkemiz insanlarının bir bölümünün diğer dinlerden olan kişilerin gönlünü almak için Müslümanlığı kötülediğini görüyoruz. Bazı Hıristiyanların da bu zaafı görüp Türklük iddiası ile misyonerlik yaptıklarına şahit oluyoruz. Kendisinin Kırımlı, Kafkasyalı, vs. has Türk olduğunu iddia eden (Böylece Türkçelerinin bozukluğunu da gizleyen) misyonerlerin bir kısmı Türklük ve Türkçülük sembolleri ile av peşindeler. İslam düşmanlığı yaparak din birliğimizi parçalamaya, zayıflatmaya çalışıyorlar. Buna izin veremeyiz. Türklerin dini İslam’dır. Hem sayı, oran hem de İslam’a hizmet açısından hiçbir millet Türkler kadar Müslüman değildir. İslam dinine düşmanlık yapanlar aynı zamanda Türk düşmanıdırlar. Türk milletinin düşmanıdırlar. Türk milletinin din birliğini zayıflatmaya çalışanlar Türk milletinin ve Türk milliyetçilerinin dostu olamazlar. Bunun tersi de aynıyla doğrudur. Seyit Ahmet Arvasi’nin dediği gibi İslam’a en büyük hizmetleri yapmış olan Türk milletine düşmanlık yapan İslam düşmanıdır. İslam’ın ve Müslümanların zayıflamasına çalışmaktadır.

Eğer Türkçü görünen misyonerlerin Müslüman olmayan Türklerin sayısını artırmak gibi niyetleri varsa Yunanistan nüfusunun % 40’ı olduğu söylenen Karamanlıları, Tuna Bulgarlarını (Bulgaristan’ı), Eston, Fin, Macar, Hırvat gibi Türk ve Turan asıllı toplulukları Türkleştirsinler, hangi Rus’u kazısan altından Tatar çıkar sözü boşuna söylenmemiştir.  Tatar asıllı Ruslar Türkleştirmeniz için sizi bekler. Bunları yapmayıp da Türklerin din birliğini bozmak için uğraşanları iyi niyetli göremeyiz.  Misyonerlik faaliyetlerine en sert tepkiyi Ortodoks Türk kilisesinin basın sözcüsü Sevgi Erenerol hanımefendinin verdiğini, kanal kanal dolaşıp misyonerlerle mücadele ettiğini unutmayalım. Çünkü Sevgi Erenerol Hıristiyan bir Türk milliyetçisidir. Türk milletinin zarar görmesini istemez. Bildiğiniz gibi bu sebeple ödüllendirildi(?) Ergenekon’la ilişkilendirilip, yıllarca hapis yatırıldı. Hakikaten bu millete, bu devlete hizmet cezasız kalmıyor…
Pekâlâ, biz Müslüman Türkler Müslüman olmayan Türklere nasıl davranacağız? Eğer Müslüman olduğumuzu iddia ediyorsak Kur’an’da bize Usvetu’l-Hasene yani en güzel örnek olarak övülen Hz. Muhammed (S.A.V.)’in iki putperest amcasına davrandığı gibi davranacağız. Ebu Lehep gibi kötülük yapan, bize düşmanlık gösterenlere Ebu Leheb’e davrandığı gibi düşmanca davranacağız. Bize Ebu Talip gibi iyilik yapan, dostluk, yakınlık gösterenlere ise Hz. Muhammed (S.A.V.)’in Ebu Talib’e gösterdiği dostluk ve yakınlık gibi dostluk ve yakınlık göstereceğiz.  Karahanlı, Gazneli, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye’sinde genelde bu tavır hâkim olmuştur.
Daha önce geçtiği gibi Cumhuriyet kurulurken Ortodoks Türkler mübadele ile gönderilirken, Milli Mücadele sırasında soydaşları ile bir olmayı seçen Patrik Eftim’e Atatürk İstanbul’da Ortodoks Türk Patrikhanesini kurduruyordu.  Dost olana dostluk gösteriliyor, düşman olana da hak ettiği karşılık veriliyordu.
“Dost kazanmaya bak düşmanı anan da doğurur” atasözümüz boşuna söylenmemiştir. Devletlerin, milletlerin başka soydan, başka dinden insanları etkilemek, kendilerine dost olmalarını sağlamak için yaptıkları istihbarat çalışmaları, medya faaliyetleri ve harcadıkları muazzam servetleri görüyoruz. Biz de sizdeniz diyen insanları hayır sen bizim soyumuzdan, dinimizden veya mezhebimizden değilsin diye itmek, ötekileştirmek hem İslam’a, hem akıla, mantığa aykırıdır. Dost kazanmaya bakacağız, çok uzaktan bile soy birliğimiz olanlarla ilgilenip gönüllerini kazanmaya bakacağız, hangi dinden ve mezhepten olurlarsa olsunlar birlik kurmaya, birbirimizi savunmaya, desteklemeye çalışacağız. Bunu yaparken var olan birliğimizi imha etmeyecek, bu birliğimizin üzerine kuracağız.
Allah yar ve yardımcınız olsun.
01.01.2014

https://www.tarihtendersler.com