Devlet (Mülk) Ve Asabiye

Devlet (Mülk) Ve Asabiye

Kara Kuvvetleri Komutanlığının kapısında kuruluş tarihi olarak M.Ö.209 yazar. Devletten eski kurumu olmaz. Sorarlar 1923’ten önceki 2132 yıl bu Kara Kuvvetleri Komutanlığı nereden asker alıyordu? Hangi devleti koruyordu? 1923 yılında kurulan bir devletin kurumlarının çoğu -Futbol Federasyonuna kadar- nasıl kendisinden eski olabilir?  Nihal Atsız; Türk Tarihinde Meseleler kitabında (Ötüken Neşriyat, 1980,İstanbul, 3.b. s.10)’da: “… Fransa’da Kapet Burbon, Orlean, Napoleon; Almanya’da Saksonya, Frankonya, Baviyera, Hasburg; İngiltere’de Anju, Tudor, Stuard devletleri yoksa ve bunlar sadece hanedanlar ise; bunun gibi, Türkelinde de Kun, Göktürk, Uygur, Selçuk, Osmanlı devletleri yok, sülaleleri vardır. Bazan iki veya daha çok siyasi Türk zümresinin bulunması ve birbirleriyle çarpışmaları bu kuralı bozamaz. Nasıl ki Almanya’da…” diye başlayarak batıdaki hanedanların hakimiyet kavgalarını anlatarak, batıda bunların devlet kabul edilmediğini açıklıyor. Aynı eserin 11. sayfasında: “ Bir de günümüzün tarihinden örnek alalım: Bizde hakim olan yanlış tarih telakkisine göre, Osmanlı devleti yıkılmış, onun yerine Türkiye Cumhuriyeti gelmiştir. Bu düşünüş de yanlıştır. Çünkü bir Osmanlı Devleti yoktur ki yıkılmış olsun. Sadece Osmanlı hanedanı vardı. Yıkılan odur. Yani devlette rejim değişmiştir. İşte o kadar…” demektedir. Hakikaten komşularımız olan Bulgaristan, Yunanistan, Romanya gibi ülkelerde rejimler değişmekte ancak yeni devletler kuruldu dememekteyiz. Niçin bizde rejim değişince yeni devlet kurulmuş olsun?
Kaldı ki bizdeki bu Devlet-i Ebed Müddetin sürekliliği daha belirgindir. Mehmed Niyazi Hoca; “Anadolu Selçuklularının sağ uç beyi olan Ertuğrul Gazi′nin oğlu Osman, Amasya′daki Selçuklu Sarayı′nda büyümüştür. O zamanki töreye göre uç beylerinin veliahtları hem babalarının itaatini temin için merkezde alıkonur hem de gelecekte elde etmeleri muhtemel mevkiler için yetiştirilirdi. Selçuklu Sarayı′nda dönemin en meşhur alimleri tarafından eğitilen Osman Gazi′nin okuma yazma bilmemesi nasıl mümkün olabilir?” diye sorarken bize kıymetli bir bilgi daha veriyor.
Selçuklu sarayda yetiştirdiği bu uç beylerinin beyliklerinin başına geçtikten sonra nasıl yönettiklerini takip ediyordu. Daha sonra içlerinden birisine Kayı beyi Osman Gazi’ye, mehter, tuğ, sancak gibi saltanat alametlerini gönderiyordu. Bir şekilde yeni hanedan işaret edilmişti. 1243 Kösedağ savaşı ile yıkılma sürecine giren Selçuklu yeni devletin kurucularını yetiştirerek tarihten çekiliyordu.
Osmanlı yıkılacağı anlaşıldığında, 2. Abdulhamid döneminde yeni çağa uygun okullar açıyordu. Bu okullarda yetişen kişilerin en seçkin olanlarını “Teşkilatı Mahsusa” üyesi yapıyor. Bir baştan bir başa savaş halinde olan ülkede yetiştirdikleri kişilerin yapıp ettiklerini takip ediyordu. Şüphesiz en parlak öğrencileri Enver Paşa idi. Ancak Anadolu’ya gönderilmek üzere saraya -Enver Paşanın ve başka bir çok kişinin itirazlarına rağmen- Mustafa Kemal davet ediliyordu. Yeni kurulacak rejimin/devletin bir çok özelliği bu yıllar boyunca tartışılıyor, hazırlanıyordu. Milli Mücadele kazanılıyor. Sonuçta hiçbir fitneye ve kan dökülmesine sebep olmadan, (bir gemicik bile) çalmadan çırpmadan padişah Malaya isimli İngiliz gemisi ile ülkeyi terk ediyordu. Osmanlı hanedanının kalan fertleri de –hiç birisinin burunları kanatılmadan- yurt dışına çıkartılıyordu. Başlarına Rus Romanofların veya Arap Emevilerin ve benzer hanedanların başlarına gelenler şükürler olsun ki gelmiyordu.
Biz devleti böyle bir bütünlük ve süreklilik içinde görüyoruz. Tek bir Türk devleti olarak, Selçuklu Türkiyesi, Osmanlı Türkiyesi, Cumhuriyet Türkiyesini birbirinden ayırmıyoruz.
Said Halim Paşa’dan aklımda yanlış kalmadıysa Osmanlı Devleti üç ayak üzerine oturuyordu. Bu sacayağı; İlmiye, Seyfiye ve Saray üçlüsünden oluşuyordu. İlmiye Şeyhulislam başkanlığında adalet ve eğitim hizmetlerini yürüten görevlilerden oluşuyordu. Seyfiye ise malum seyf, kılıç demektir, ordu; Kapıkulu askerleri ve asıl ordunun büyük parçası bu tımarlı sipahiler, eyalet askerlerinden ve Saray ise Sadrazam başkanlığındaki bakanlar kurulundan, kalemiye (kâtipler) ve saray hizmetlileri oluşurdu. Osmanlı Seyfiye ve Sarayda her milletten insanı bulundurmakta sakınca görmemiştir.
Ancak devletin ideolojisini belirlediği ayrıca fetva ve mahkeme yolu ile yapılanları denetlediği için İlmiye sınıfında Türk olmayanları istihdam etmemiştir. Bu sebeple bütün Şeyhulislamlar Türk’tür. Ebussuud Efendi ile birkaç tanesinin Arap olduğunu duyduk, okuduk. Sonradan öğrendik ki Ebussuud Efendi, Çorum Osmancık’lı bir Türkmen imiş.
Buna rağmen zaman içinde kurucu milletin aşağılandığı, ötelendiği açıktır. Allah’ın toplumlar için koyduğu yasaya sünnetullaha aykırı olan bu durum Osmanlı’nın sonunu getirmiştir. Elbette Allah’ın yarattığı her millete en azından yaratandan ötürü, sevgi ve hürmet göstermek, adalet ile davranmak gerekir. Bunun için kendini aşağılamaya, kurucu milleti dışlamaya, devşirmelere ve diğerlerine ezdirmeye gerek yoktur. Osmanlı düzeninde özellikle son dönemlerde Türk milleti dışında kalan her kesimin yüceltildiğini anlıyoruz. Bu yüceltilenlerin de söylenenleri gerçek sandığı, iç ve dış kaynaklı propagandalara inandığı ve onlar olmazsa Osmanlının bir hiç olduğunu zannettiklerini görüyoruz.  Araplar, Arnavutlar, Sırplar, Ermeniler ve diğerleri dünyanın kaç bucak olduğunu ve boylarının ölçülerini ancak Türk bayrağı altında yaşamaktan çıktıklarında anladılar. Tabi anlayabilenleri. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Mısır’ın Türkiye’den en az elli beş, altmış sene ileride olduğu kabul ediliyordu. Şüphesiz en virane olan yer Anadolu idi. Ya şimdi?…
Osmanlı kurabilmek için önce Türk olmak gerekir. Bilinmeli ki biz Türkler asla aynı devleti iki kere kurmayız. Osmanlı’da her padişah bir önceki padişahı “hiçbir saygısızlık yapmadan” saygı ve hürmetle toprağa verir. Sonra kendi siyasetini devletin sürekliliğine zarar vermeden uygulamaya başlar. Biz de bu geleneği takip etmek zorundayız. Osmanlı yerleşik medeniyetin ulaşılmaz zirvesi, şahikası idi. Artık eski medeniyetler geride kaldı başka bir medeniyet devrindeyiz. Durmuş Hocaoğlu’nun yazısının son bölümlerini özellikle Ziya Gökalp’in yazdıklarını okuduğumuzda anlıyoruz ki bu milletin aydınları her şey olup milliyetçi olmamak için ellerinden geleni yapmışlardır. Allah, adeta kulaklarından tutup, burunlarını sürte sürte başka hiçbir yol olmadığını, milletleri bunun için yarattığını anlatmış, milliyetçi olmaya mecbur bırakmıştır.
Aşağıdaki yazı DURMUŞ HOCAOĞLU’nun BURASI BİZİM İÇİN YA İKİNCİ ERGENEKON′DUR YA İKİNCİ ENDÜLÜS adlı röportajından alıntıdır. Ayrıca Erken Dönem Bir Milliyetçilik Teorisyeni Olarak İBN HALDUN adlı yazısı da tavsiye edilir. (İbn Haldun, ölm. 1406 ve Durmuş Hocaoğlu, ölm. 2010, Allah ikisine de rahmet eylesin)
“İbn Haldûn, devletlerin bir asabiye, yâni bir dayanışma gücü, bir bağlayıcı güç  tarafından kurulduğunu söyler ki, bu, “soy asabiyesi”dir, “nesep asabiyesi”dir. Yâni, belli bir soydan olan, belli bir etnisiteden olan, aynı dili konuşan ve aynı dinden olan, homojen bir insan kümesi. İbn Haldûn, bunların soy birliği içinde olmalarını, din birliği içinde olmalarından önce görür. Çünkü, bir din birliği farklı asabiyeler arasında da olabilir, farklı soy kütüklerine mensup insan toplulukları aynı ortak dine mensup olabilirler, bilhassa ekümenik dinlerin bütün insanlığı kuşatacak nitelikte olması dolayısıyla farklı soyların hepsi tarafından aynı samimiyetle kabul edilebildiğini biliyoruz. Bu yüzden din birliğini öne değil ikinci plana almıştır, önce soy birliği. Ve bu bakımdan da soy birliğinin din birliğinden önce geldiğini, ama din birliğinin de şart olduğunu söyler; buna da “dinî asabiye” der. İşte böyle bir asabiye, bir devleti kurar. Asabiyesiz kurulan devletler de vardır, fakat bunlar hem ender-i nâdirat cümlesindendir, hem de istikrarlı değildir. Esâsen, bir devlet bir asabiye tarafından kurulur, kurulmalıdır. Sonra bu asabiye kurulduktan bir müddet sonra yayılıp, topraklarına, hükmettiği arâziye, yâni mülküne başka soylardan, başka nesep asabiyelerinden olan insanlar da katıldığı zaman, sâdece kurucu nesebin asabiyesine dayanmakla umûr-u devletin yürütülemeyeceği fark edilir. Meselâ, Türk asabiyesi bir devlet kurmuştur ve sonra bunun içerisine farz edelim Arap asabiyesi de girmiştir; çünkü devletiniz yayılmıştır, veya ülkemize muhâceret olmuştur v.s. İmdi, aramızda din birliği var Araplarla, fakat nesep birliği yok; Rumlar ile her ikisi de yok. İşte burada farklı ve yeni bir asabiyeye ihtiyaç duyulacağını söylüyor Haldûn. Asabiye, mâlum “dayanışma gücü”dür, bir toplumun çimentosudur, bir toplumu bir arada irâdî olarak tutan güçtür, iç enerjidir yâni. İşte bu yeni farklı ve asabiyeye de Haldûn “sebep asabiyesi” diyor. Aynı siyâsî teşkilatlanma içerisinde bulunmaktan, aynı devlete tâbî olmaktan, aynı mülkün insanı olmaktan, aynı siyâsî ve içtimâî teşkîlatlanma içerisinde yer almaktan ileri gelen asabiye.
Ama bu sebep asabiyesinde bir husus yine çok önemli; devleti kuran nesep asabiyesi geri plana çekilmiştir, ama yok olmamıştır, görünmez bir fon gibi arkada durur. Devleti kurduğu gibi, devleti bütün ömrü hayatı boyunca da en büyük sadâkatle ayakta tutacak olan da o nesep asabiyesidir. Günün birinde devletin başına büyük felâketler geldiği zaman da, o devleti canı ile, kanı ile müdâfaa edecek olan da aslında yine bu kurucu asabiyedir.
Nitekim Osmanlı′da da böyle oldu…
Evet, Osmanlı′yı da Türk asabiyesi kurdu, o da kendi içinde evrilme yaşadı. Kurucu asabiye bütün Türkleri de kapsayan bir asabiye değildi, Kayı Boyu′nun asabiyesiydi; sonra bu genişledi, daha kapsamlı bir Türk asabiyesine ve sonra de daha ileri safhalarında sebeplilik asabiyesine döndü. Osmanlı, sebeplilik asabiyesini genişletmek için diğer asabiyelerden olanları umûr-u devlette, devlet içerisinde yerleştirdi, onlara en üst makamlarda görev verdi ve onlara adâletle muamele etti.
Bu noktada küçük bir hatırlatma yapmak lâzım; bir devlet dört şartı yerine getirdiği takdirde, eski terimle tebaasının veya modern terimle vatandaşının, devlete olan sadâkatini, develt ile toplum arasındaki bağın sıkılığını pekiştirir. Bu dört şart da, Hürriyet, Adâlet, Emniyet ve Mülkiyet′tir. Devlet vatandaşlarına hürriyet sağlamalı, onlâra adaletle muamele etmeli, emniyet duygusu içinde barındırmalı ve onların önünde mülkiyet alanları açmalıdır; yâni dünyalık mülkiyet. Ama, ikinci bir “mülkiyet” kavramı daha var; bu “Siyâsî Mülkiyet”tir ki buna “mülkün tapusu” da diyebiliriz. Bu ikinci mânâsıyla Mülkiyet, devletin aslî kimliğinin kimde olduğunu belirlemek demektir. Bu dört şarta muvâfık olarak muamele edildiği takdirde bütün tebaanın sadâkati en süt seviyede pekiştirilir. Lâkin, meselâ bunlardan birisi, mülkün tapusuna el uzatıp, aslî kurucu asabiyenin, Türk′ün mülkü olmaktan çıkarmaya teşebbüs ettiği takdirde, ne olur? İşte Haldûn bu noktada, Zilzâl Suresi′nin birinci âyetine telmîhen, şöyle bir îkazda bulunur: “Bu mülkiyete, yâni mülkün tapusuna el uzatılacak olursa, yer yerinden oynar”.

Şİmdi: Osmanlı, son klâsik imparatorluk olarak kabûl edilebilir. Bir Türk asabiyesine dayanıyordu, ama çok güçlü bir sebeplilik asabiyesi vardı ve şu dört mühim şartı da sağlıyordu: Hürriyet, Adâlet, Emniyet ve Mülkiyet. Politik mânâdaki mülkiyete el atılmadığı müddetçe de, bunları tam olarak veriyordu. Gayrimüslimler kendi mahkemelerinde yargılanıyor, ne Arab′ın, ne bir başkasının diline müdâhale ediliyor, kimsenin kıyâfetine karışılmıyor ve her gün de “Türk, Türk” diyerek yeri göğü inletmiyorlardı; ama çok sofistike ve rafine, dipten giden bir milliyetçilik yapıyordu Osmanlı. Öyle ki, Türk milleti Anadolu′da inşâ edilmiştir modern mânâda, Orta Asya′da değil. Fakat zamanla devir de değişti ve tabiî, hükümler de ve Ziya Gökalp′in adına “mikrop” dediği modern milliyetçilikler ortaya çıktı. Öyle ki, ilk dört şartın, Hürriyet, Adâlet, Mülkiyet ve Emniyet′in sağlanması yetmedi, gayri Türk tebaa Siyâsî Mülk talebine yöneldi, Mülk′ten pay istemeye kalktı! Şahsî hürriyet yetmiyor, devletinizin topraklarından toprak istiyor. “Tamam” diyor, söz gelimi, “ticâretimi yapıyorum, kıyafetimi de giyiyorum, kiliseme de kimse karışmıyor; ama, hayır bütn bunlar ′kesmiyor′; ben Bulgar devleti isterim, ben Arap devleti isterim” v.b diyor.
Osmanlı bu toplumsal çözülmeyi durdurabilmek için iki teori geliştirdi. Önce “İttihâd-ı Anâsır” dedi, ve düşündü ki, hepsine Osmanlı diyecek olursak, Osmanlılık üst kimlik olursa bu herkesi tatmîn eder. Hayır yetmedi; çünkü şartlar değişmişti. Sonra gayrimüslim unsurlarla işin götürülemeyeceği fark edilince, muhtemeldir ki, Müslümanlar problem çıkartmaz diye, dinî asabiye üzerine müesses “İttihâd-ı İslâm” teorisi düşünüldü. Nâmık Kemal bile 1870′lerde yazmış olduğu “Vatan” isimli kısa yazısında, “Arabistan gibi İslâm memâlikinin, bizden ayrılacağını asla düşünemeyiz” diyor, “çünkü onlar İslâm devleti olan Osmanlı Devletinden memnundurlar.” Ancak, ne yazık ki, Nâmık Kemal gibi bir mütebahhir zât bile burnunun dibinde gelişen Arap milliyetçiliğini göremedi. Arap şöyle diyordu, faraza,  “tamam anladık, sen de Müslümansın, ama ben kendi devletimi istiyorum!”. Bu kadar açık-seçik, bu kadar basit ve anlaşılabilir. İttihad-ı Anâsır teorisi nasıl ki bir hüsranla sonuçlandıysa, İttihad-ı İslâm teorisi de aynı derecede – hattâ birçok bakımdan daha da ağır – bir hüsranla sonuçlanmıştır. O zaman Ziya Gökalp, “Bütün bu nazariyeleri ortaya atan biz Türkler büyük bir kırgınlık ve şaşkınlık ile biz Türklerden başka bunlara inanan kalmadığını gördük ve artık bize de tek çâre olarak bu kalmıştı” deme noktasına gelmiştir.
Biz, mecbûren modern mânâda milliyetçiliğe, yâni ulus-devlete yöneldik ki bu yöneliş, irâdî bir tercih değil, mecbûrî tek istikamet idi bizim için. Bu, milliyetçiliğin birçok türünden, evresinden biridir; ama buna tam bir soy milliyetçiliği de diyemeyiz. Çünkü, evet tarihte bir Türk milleti var, bu Türk milleti sâdece Anadolu′ya münhasır değil. Türklüğün Modern mânâda Anadolu′da inşâ edildiğini söyledim;ama bunun târihî köklerinin ne kadar derinlere gittiğini henüz tam olarak bilmekten bile âciziz. Bunu görmezlikten gelmek imkânsız. Cumhuriyetin kurucuları, bu kökleri epeyce de deşmeye çalışmalarına rağmen, aslında çok modern mânâda bir Türklük tanımını yapmışlardır. Bu resmî târif, esas olarak, neseb asabiyesine değil, sebeb asabiyesine dayanan bir tanımdır. 1924 Anayasasının “Türkiye Cumhuriyeti′ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkese alelumûm Türk ıtlâk olunur” ibâresinin açık anlatımı budur. Bu mânâda hayli modern bir tanımdır da ve bugün dahi Avrupa′da birçok ülkede de bu böyledir.”
İrfan KARAOĞLU 29.04.2014

https://www.tarihtendersler.com